Başarılı bir yol programı: Zor Yollar

Başarılı bir yol programı: Zor Yollar

TRT Türk’te yayınlanan Zor Yollar isimli programın Off-road aracı.

Off-Road kimileri için spor yahut hobi olarak adlandırılabilir ancak bence konunun çok içinde olmasam da izlemekten ve bazen amatörce icra etmekten mutluluk duyduğum bir “yaşam biçimi”. Çok içinde değilim ve bunu “şartlar” bahanesinin arkasına sığınarak-tan fazla detaylandırmak istemiyorum. Herkesin bir tutkusu, keşfetmediği bir sevdası vardır bence ve bana deseler ki “hadi saldık seni mesai hapishanesinden ilkin ne yapmak istersin” diye sorsalar “yollarda yaşamak, yollarda yaşlanmak ve belki yollarda ölmek” ilk tercihim olabilir.

maxresdefaultDüz yolda araba kullanmayı çok severim. Karayolu ile yolculuk yaparken tali yolara dalmak, yeni yollar keşfetmek ve İstanbul’un içinde bile sürekli bir keşfedilmemiş yollara meyletmek başlıca belirtileri olabilir mi acaba off-road sevdamın? İşten eve dönerken bile bir ormanın ortasından (her ne kadar yol asfalt olsa da) geçiyor olmam sayılır mı? Hadi bunlar sayılmadı yazın ormanlara pikniğe giderken kullandığım alman malı otomobillerin dibi yere değecek diye korkmadan en ücra köşelere gitme çabaları? Tamam, sayılmıyor bunlar ısrar etmiyorum ancak şuan bu yazıyı yazıyor olmam bile bir off-road tutkunu olduğumun kanıtı bence.

Daha fazla dayanamayıp bir itirafta bulunayım bu yazıyı yazmama sebep olan TRT Türk ekranlarında yayınlanan “Zor Yollar” programı. İlkin 4-5 yıl önce bir Pazar günü ve sanırım birden çok bölümün birleştirildiği tekrar olan özel bir bölümü ekran karşısından bir an kalkmadan pür dikkat ve haz alarak izlemiştim. Bu kadar severek izlememin sebebi “dağ, bayır, dere görme arzusu” mu yoksa direkt off-road sevdası mı hâlâ bilemem. Bu emin olmamanın nedeni de Cumhurbaşkanlığı bisiklet turu  Doğrusu ikisini zaten birbirinden ayıramazsın ki. Doğa sevgisi olmayan off-road ile kesinlikle ilgilenemez. İster seyirci olsun ister icracı yine de doğa sevgisi şart.

Bu konuda iyi bir araştırmacı değilim; sanırım ülkemizde yayınlanan tek off-road belgesel tadında programı zor yollar. Yanılıyor olabilirim ama bildiğim bu ve eğer yanılıyorsam bu bloğu takip edenlerin de bir katkısı olsun da aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi paylaşınız. Zor yollar oldukça doğal seyreden bir program. Yapımcısı Aydın Dikim’i ekranda ilk gördüğümde “kesin doktordur bu abi” diye düşünmüştüm. Ne alaka demeyin bilmiyorum işte öyle bir hisse kapılmıştım. Aydın bey gemi kaptanlığı da yapan bir yapımcıymış ve zaten programı sunan da kendisi. Ekibinin doğallığı yanısıra kullanmış oldukları Volkswagen Amarok marka 4×4 arazi araçlarının plakaları da çok hoş. Biri 06 ZOR diğeri de 06 YOL.

Zaten çok zengin off-road güzergahlarının olduğunu düşündüğüm (emin değilim ama programı izlerseniz bu hisse kapılırsınız) ülkemizde seçilen yerlerin neredeyse tamamı cennetten bir köşe. Ekibin bazen kamp noktalarında çadırlarda konakladıklarını bazen de odun ateşinde pişirdiklerini yediklerini görünce zihninizdeki playlistten “neden geldim İstanbul’a” şarkısı kendiliğinden çalmaya başlıyor.

Toplam 154 bölüm çekilen bu program halen TRT Türk ve diğer TRT ekranlarından tekrar bölümleri ile sürekli karşımıza çıkabiliyor.

Uzun lafın kısası off-road, on-life diye başlığa kondurduğum (bu felsefe bana ait olabilir) bu programı şiddetle izlemenizi tavsiye ediyorum.

ahmet aslan

Geç tanıdığım bir değer: Ahmet Aslan…

ahmet aslan
Ahmet Aslan

Finans sektörü ile direkt etkileşim halinde bir meslekte çalışıyorum ve bu aralar ortalık toz duman. Bu sebeple düzenli yazı yazamıyorum ama şuan yaklaşık bir saatlik bir boş zamanım var ve ben de kaç gündür aklımda olan bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Türk halk müziği adı üstünde bizim öz müziğimiz, bu toprakların bağrından çıkan tam olarak bizden olan bir müzik türü. Bu müzik türünü en iyi icra eden ise şüphesiz ki Alevi vatandaşlar. Ortaokulu Alevi arkadaşlarımın bol olduğu bir yerde okudum ve bu arkadaşlarımın bir kısmının henüz ilkokul seviyesinde bağlama saz çalma gayretine yakinen şahit oldum. Zaten müzik ve bağlama alevi kültürünün çok önemli bir yapı taşı.

Bugün bu yazı vesilesi ile alevi olmasının da etkisiyle belki doğuştan müzisyen olan bir kişi hakkında görüşlerimi yazacağım. Toplumun genelinde çok bilinmez ama yeni kuşak içinde çok popülerdi ve “O ses Türkiye” yarışmasında bir yarışmacı vesilesiyle de epey tanındı. Ayrıca çok izlenen bir dizide de iki şarkısının çalındığına ben de şahit oldum.

Adı Ahmet Aslan; Dersim’in Hozat ilçesi doğumlu ve günümüzde 48 yaşında. Esasen çok uzun yıllardır müzik yapan bir isim. Son zamanlarda en popüler şarkısı Kul Nesimi tarafından 17. yüzyılda yazıldığına inanılan “minnet eylemem” türküsü. Tamamen farklı ve alternatif bir tarzda türkü yorumluyor. Hem konservatuvarlı hem de alaylı denebilir. Günümüzde Almanya’da yaşayan Ahmet Aslan müzik hayatında da Almanya’da devam ediyor.

Hem Türkçe hem de Kürtçe ve Zazaca dillerinde halk türküleri seslendiren Ahmet Aslan benim de sesini ve yorumunu çok beğendiğim bir sanatçı. Sanatçı tanımımın özellikle altını çizmek istiyorum zira magazinlere muhtaç olan ve tek vasfı şarkıcılık olan kişilerle karıştırmayalım.

Buyurun size çok popüler iki türküsünü sunmuş olayım.

1- Minnet Eylemem

Minnet Eylemem Sözleri

Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
İblisin talim ettiği yola minnet eylemem

Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rizkimi veren huda dir kula minnet eylemem

Oy nesimi, can nesimi ol gani mihman iken
Yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem

Söz: Kul Nesimi

2- Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler

Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler sözleri

Şu kanlı zalimın ettiği işler,
Garip bülbül gibi saralar beni.
Yağmur gibi yağar başıma taşlar,
İlle dostun bir fiskesi yareler beni beni

Dar günümde dost düşmanım belloldu,
bir derdim var ise şimdi elloldu.
Ecel fermanı boynuma takıldı,
Gerek assa gerek vuralar beni beni beni

Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz,
Haktan emrolmazsa irahmet yağmaz.
Şu ellerin taşı hiç bana değmez,
İlle dostun bir tek gülü yareler beni beni beni

Oy beni beni beni
Dost beni beni beni
Can beni beni beni

Söz: Pir Sultan Abdal‘a ait olduğu sanılıyor ancak kesin bir bulgu yoktur.

baba sosyal medyası

Tüm babalar için sosyal medya ve akıllı telefon öğütleri!

babam
Bu yazıya uygun fotoğraf bulamadığım için babamın ve kayın pederimin fotoğrafını kullanmak zorunda kaldım. Umarım azar işitmem.

Ey baba!

Sosyal medya ve akıllı telefon kullanmada yenisin, bundan sonra Instagram bize, Facebook sana! Twitter bize WhatsApp sana! Delirmeceler bize düşer; azarlamalar sana… Beğenmek bize düşer; aynı kareyi üçer beşer kez paylaşmak sana!

Ey baba!

Yükün ağır, işin çetin gücün parmağında! Allah (CC.) yardımcın olsun. Akıllı telefonunu mübarek kılsın. Hak yolundaki paylaşımların bol bol “beğen” ve yorum alsın. Profilin parıldasın ve çok insana ulaşsın!

Sen ve arkadaşların mesaj bombardımanları ile bizim gibi evlatlar da katlanma ve “bitsin artık” niyazlarıyla hemhal oluyoruz – olacağız!

Ey baba!

Bilgili, tecrübeli ve her şeyden önce babasın ama bunları nerede nasıl kullanacağını bilmezsen takipçilerin sabah rüzgârları gibi meçhule eser, muhalifin ve takipçin bir olur, ayrı WhatsApp gurupları kurup sana haber bile vermezler. Bunun için daima sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir baba sabretmesini bilmelidir velev ki hoşlanmadığın bir paylaşımımız olur sayfayı hızla aşağı doğru kaydırmak senin şanındandır. Vaktinden önce çiçek açmaz bir paylaşımın beğeni almadıysa daha pişmesi lazım demektir.

Ey baba!

İnsanlar vardır şafak vaktinde profil oluşturur, akşam ezanında meçhule karışırlar. 4GB kota senin düşündüğün gibi büyük değildir. Bütün paylaştığın videolar, yüksek çözünürlüklü resimler suya atılan ilaçlar gibi kotanı hızla eritip giderler.

Ey baba!

Şu üç kişiye acı; internet kotası bitene, kaliteli de olsa paylaşımları yorum ve beğeni almayana, WhatsApp’ta yazdıkları araya kaynayana.

Şu üç şeyden kaçın; evin içinde güneş gözlüklü özçekimden, aynı fotoğraf ya da yazının altındaki paylaş butonuna üç bin milyon kere basmaktan, yazılarını otomatik düzelten telefon klavyesinden!

Şu üç kimseye güvenme; her yazdığının altına “çok güzel” yazana, emeğine sağlık diyene, yorum yapmak yerine yağ yakana!

Ey baba!

“Telefonun neden elinden düşmüyor” sorusunu bana soranken şimdi bu soruyu benim sana sorabildiğim için rabbime şükrederim. Empati yapabilmen ve “yeni nesil” ile bir nebze aynı noktada buluşabilmen gözlerimi yaşartmıyor değil ama Allah aşkına artık düşsün şu telefon elinden.

Mahsus selam eder ellerinden öperim.

Dipnot: Bu yazıya ilham kaynağı olan Şeyh Edebali hazretlerini rahmetle yâd ediyorum. Daha uzatmak isterdim ama uzun yazılar pek okunmuyor bunu da unutma baba.

Enes Ali

Bir muhafazakar dizi; How i met your mother

Bir muhafazakar dizi; How i met your mother

himymust

How i met your mother” özgün isimli dizi, Amerika yapımı, 9 sezon, 208 bölümlük uzun soluklu bir romantik komedi dizisi. 2005 yılından itibaren yayınlanmaya başlayan ve 2014 yılında final yapan bu diziyi 2008 yılında izlemeye başlamış, 2010 yılında ara vermiştim. Nihayet 2015’in Aralık ayından başlayarak ve bazı günler 8-10 bölüm izleyerek bu yılın Ocak ayının ortalarında bitirebildim.

Dizi hakkında uzun uzadıya izahat yazmayacağım ama bu diziyi izlemeyen kişilere bir parça spoiler vereyim.

Dizi bir babanın 2030 yılında çocuklarına yıllar önce anneleri ile nasıl tanıştığını anlatmak istemesiyle başlıyor. Tam 9 sezon ve 216 bölüm süren bu anlatış ekrana durum komedisi olarak yansıyor. Zaten azıcık İngilizce bilen de (how: nasıl i: ben met: tanışmak your: sizin: mother: anne) dizinin ismi ile bunu anlardı ne diye uğraşıyorum ki?

Başlığa geri dönelim; Neden bu bel altı sahneleri (daha çok diyaloglarda) bol olan diziye muhafazakâr yakıştırması yaptım?

İki amacım var aslında birincisi için bu yazı devam edecek ikinci sebebi ise önce zikredilsin; sansasyon uğruna!

Birinci sebebime gelince; evet dizi belli bir bel altı standardını aşmış olabilir ama bunu komedi için yapıyorlar ve zaten bizim ülkemizde de en çok böylesi esprilere gülünür. Ne yani kardeşim Türkiye’de “zevcem hanımefendi ile nasıl tanıştım” dizisi vardı da biz mi izlemedik? Sapkınlık derecesinde “yatak” muhabbeti elbette var. Daha doğrusu dizinin bir karakteri daha çok “hızlı çapkın” temeli üzerine inşa edilmiş. Neredeyse “beş parmağın beşi bir değil arkadaş” der gibi ana karakterler beş kişi. Bu beş kişinin ikisini evli bir çift oluşturuyor ve gayet sağlam bir evlilikleri, aile ortamları var. Bu eşlerden koca olan ise tamda başlıktaki gibi kendi kültürlerine göre son derece muhafazakâr ve aileye bağlı bir isim. Alttan alta “hayat durulunca güzel” mesajı sürekli işleniyor neredeyse. Dizinin en hızlı çapkını bile baba olunca, olmayacağına yemin ettiği bir adam oluveriyor.

Hem dizi gavur yapımı ve papazları kötü göstermiyorlar. Uyarlamasını ülkemize getirecek biri varsa lütfen aynısını imamlar içinde uygulasın. Yeşilçam’ın bitmek bilmez din adamı nefretini belki bir nebze dengeler, onca iftira ve kötü gösteren sahnelerinin günahını temizler.

Bir dizi yorumu olarak geç de olsa başladığım bu yazı bambaşka bir hüviyete büründü. Zaten dağınık yazmayı gerçekten seviyorum. Güncel bölümler yayınlanırken izlemeye başladığım sonra 5 sene ara verip 6. Sezondan itibaren tekrar izlediğim bu dizi hakkında genel bir yorumda da bulunayım.

Dizinin kurgusu, hikâyesindeki akıcılık ve akıl olağanüstü güzel. Her bir bölümü yirmi dakika olan bu diziyi izlerken “bu kadar kısa bölümlerle bu kadar net anlatışı nasıl beceriyorlar” düşüncesi ile birlikte “peki bizimkiler neden 90 – 120 hatta 140 dakika olabiliyor” sorusu da zihninizi meşgul ediyor. Çok az mantık hataları var elbette, daha çok yaşlandırmaların yeterli olmadığı görüşündeyim ama bu da İstanbul’da taş gibi gezen 60lık Amerikalıları düşününce de “olabilir” diye düşündürüyor.

Uzun lafın kısası dünya görüşünüzü ve kim olduğunuzu arka planda tutarak, “sadece bir televizyon dizisi” diyerek, boş bir zihinle izlediğiniz zaman bu dizinin yer yer muhafazakâr durduğunu, final bölümleri ile de muhafazakar bir vedada bulunduğunu anlayabilirsiniz.

Bana göre bu dizinin subliminal mesajı muhafazakârlıktır!

Bir diriliş döngüsüdür bu!

Bir diriliş döngüsüdür bu!

Ademoğlu, insanoğlu; tarihin bile bir ismi yokken bize böyle isim verildi ilkin…
Yasak meyveyi yedikten sonra uğradığımız sürgünü cennet eyleyecek kadar yabancılaştık cennete!

İlk kanı biz döktük yeryüzüne! Kim bilir yırtıcı hayvanlar belki de bizden görmüştür ilk yırtıcılığı…

Zayıftık, kalın derilerimiz sert pençelerimiz hiç olmadı. Dişlerimiz ancak belli şeyleri kesiyordu ve hem doğuştan onlara da sahip değildik.

Üşürüz, acıkırız, korkarız, ürkeriz, severiz. Sadece doğarken değil canımız ve ruhumuz her acı duyduğunda ağlarız.

Uzatmaya ne hacet?

Tufan olur, deprem olur, felaketler helak eder türümüzü ama yine de bir merhametin gölgesinde devam eder neslimiz. Sürekli affedilen mızmız çocukların şımarıklığı üzerimize sinmiştir çoktan!

Bir bitişin son damlalarında hep bir dirilişe mazhar oluruz.

Son erkek ve son kadından yeniden büyürüz ve yeniden büyütürüz tüm kötü yanlarımızı.

Bir diriliş döngüsü ta insanlık tarihinden itibaren çalışmaya başlar.

Kabil kanını döker Habil’in. İlk evlat acısıdır, ilk kardeş katlidir, ilk ağlayan anadır Havva!

Dünya zaten evlatların ölümü ile yıkılır anaların saçlarına…

Tarih durmuştur ama karar verici dön demiştir dünyaya! Döndükçe sırtından yüklerini atar gibi hafifletir acıları zaman… Kanasa da analar için, için kanarlar…

Nuh elini uzatır oğluna “gel bin gemiye” der… Kabil gibi taşlaşmıştır evlat! “dağlara çıkarım bu su beni yutamaz” son sözü olur umudun! Umut Nuh’un umudu…

İbrahim’in dayadığı bıçak acıtmaz İsmail’i… “kûn” dese karar kılıcı zaten olacaktır olan! Sınanacaktır en sevdiği şey üzerinden insanoğlu ve herkesin kalbi İbrahim kadar ihtiyar değildir. Oysa İbrahim’in bahtiyarlığı teslimiyetin büyüklüğüne gizlenmiştir.

Musa’nın kavmi helak olmak için doğmuştur sanki! İflah olmaz aç gözlülüğe kement değil gem vurulmuştur!

Dirilişin tarihi ölümden bile eskidir ve ölümden çok yaşamayacağını kimse iddia edemez.
İsa’nın havari diye bağrına bastığında gizlidir ihanet. Felaketin “İsasızlık” olduğunu kaç çan sesi hatırlatacaktır bilinmez…

Taşlanmıştır Muhammed…(a.s.) “Levlake!” de gizlidir… Tarihin sonuna gelinmiştir ancak bir dua yükselir semaya; “bilmiyorlar” yakarışı kurtarır insanlığı… Bilmemenin işe yaradığı tek tarihi andır belkide…

Diriliş yeniden parıldamıştır…

(devam edecek)
Enes Ali
16.03.2015

İslam dünyası ve ayrılıkçılık

İslam dünyası ve ayrılıkçılık

Coğrafyamız bildiğiniz üzere çok çetrefilli, girift ve ilginçtir. Osmanlı yıkılalı beri İslam aleminin bağrındaki hançer daha da yakıcı olmaya başlamış, Müslümanları daha fazla birbirinden uzaklaştırmıştır. Bu hançerin adı bir ülkede mezhepçilik, diğer bir ülkede milliyetçilik bir diğerinde kabilecilik hatta aşiretçilik olarak isimlendirilmiştir. Bir taraftan kendi medeniyetini ve hoşgörüsünü cilalayıp dünyaya pazarlayan Avrupa diğer taraftan İslam aleminin farklılıklarını derinleştirmek için çaba sarf etmiştir.

Örneğin Irak… Orada hüküm süren diktatörü yok etmek, halkı demokrasi mutluluğuna eriştirmek ve kitle imha silahlarını ortadan kaldırmak amacıyla yapılan operasyonların üzerinden 13 yıl geçtiği halde hala sükuna erememiş, mutluluk şöyle dursun asgari insanca yaşamı dahi elde edememiştir. Kah mezhepler kah etnik kimlikler kah radikalize edilmiş ve adına da “din” kondurulmuş terör örgütleri bu coğrafyada insanlığın ebesini belliyor…

“Arap baharı” gibi süslü ve cazip isimlerle adlandırılan devrim görünümlü darbeler belki ülkelerdeki diktatörleri devirmiş görüntüsü vermiştir ancak tüm siyasi boşlukları dolduran sömürgecilerin olduğu bir dünyada yaşanan siyasi istikrarsızlıklar o ülkelerin kaynaklarını emmek isteyen Avrupa için büyük fırsat olmuştur. Her fırsatta hümanist ve demokrat ambalajlarla dünyaya psikolojik üstünlük kurmaya çalışan aynı Avrupa yaşadığı en küçük bir saldırıyı bile yine dünyaya devasa boyutlarda gösterebiliyor. Tasvip ettiğimizden değil ancak insanların inanışlarına saygı göstermeyen ve kutsallarına aklınca hakaret eden bir dergiye¹ yapılan kanlı baskını “dünyanın sonu” gibi lanse eden ve bizim başbakanımız dahil tüm dünya liderlerini kendi safına çeken bir Fransa açık seçik bir şekilde “ya bizdensin ya teröristten” mesajını vermiştir. Dikkat ederseniz cümleye başlarken bile “tasvip etmiyorum” demek zorunda kalıyorum çünkü Müslüman kimliğimle aksini dile getirmediğim müddetçe peşinen tasvip ettiğimi hissettiriyor oysa ne adını anmak istemediğim dergiyi ne de bu entrikaları ne de ne şekilde ve isimde olursa olsun bir terör saldırısını tasvip etmiyorum. Ne dergiden yanayım ne de eylemi yapandan!

Çok daha uzun bir yazı yazabilirim ama zaten meramımı anlatabildim. Kısacası “ey müslüman” bile dememe gerek yok “ey bu topraklarda yaşayan insan” titre ve kendine gel. Mezhepsel farklılıklar, etnik kimlik çeşitliliği esasen Avrupa’nın sahip olmadığı ve olmayacağı bir zenginliktir! Tarih boyunca bu topraklarda bu çeşitlilik büyük bir uyum ve etkileşim içinde yaşamış, hiç bir farklılık “insan” değerinin önüne geçememiştir. Herkes evinde bireydir ama sokakta “toplum” olur. Toplum gibi hareket etmenin yegane şartı tahammüldür. Saygı demiyorum saygı şart değildir ama tahammül şarttır!

Keskin bir dil kullanarak, siyasi görüşlerin zıtlığı sebebi ile düşman olacak bir lüksümüz yoktur. Bu topraklarda böylesi basit kavgaların toplumu ayrıştırmasına izin verilmemelidir.

Enes Ali

Kuyucaklı Yusuf kitap eleştirisi

Kuyucaklı Yusuf kitap eleştirisi

Sabahattin Ali‘nin 1937 yılında yazdığı “Kuyucaklı Yusuf”yazarın roman türünde ilk eseri. Milli Eğitim Bakanlığı 100 temel eser listesinde de yer alan bu kitap aynı zamanda realist akımın önemli bir yapıtı.  Birlikte sipariş verdiğim dört kitaptan biri olan Kuyucaklı Yusuf okunacaklar sıralaması yaparken en üste koyduğum kitaptı. İki ayı aşkın bir süre sadece on küsur sayfasını okuduğum bu kitabı nihayet dün gece itibari ile bitirmiş oldum. Nihayet dediğime bakmayın, aslında kitabın neredeyse tamamını dün gündüzden başlayarak aralıklarla gece yarısı bitirmiş oldum.

Kitap hakkındaki görüşlerime gelince;

“Kuyucaklı Yusuf” anlaşılacağı üzere romanın baş kahramanının ismi. Yaşadığı büyük bir felaketle başlayan roman yine yaşadığı belki daha büyük bir felaketle bitiyor. Kahramanımız çok konuşkan olmadığı için (esasen romanın neredeyse bütün kahramanları çok konuşkan değil) diyaloglar olabildiğince az. Bitmek tükenmek bilmeyen betimlemeler hikayeyi beyaz perdeye aktarma açısından çok yararı olacaktır elbette (nitekim Roman, 1985 yılında Feyzi Tuna tarafından aynı adla sinemaya uyarlandı.) ama zaman zaman bu tasvirlerden sıkıldığımı fark ettim. Kitabın akıcılığı ise hikayesinin sağlamlığına bağlı zira bir romanın en temel özelliği “ne olacak” hissi uyandırmasıdır.

Yer yer dil ve yazım sorunları ile karşılaştım. Mesela birkaç yerde “abdest” yerine “aptes”, “Teravih” yerine “teravi” gibi sorunlar var. Bunu da yazarım dini terminolojiye olan yabancılığına bağladım şahsen.

Sabahattin_ali

Sabahattin Ali

Romanın hikayesi daha doğrusu ana fikri bence çok iyi. Yazıldığı döneme de bakılırsa teorisinin çok sağlam olduğunu hissedersiniz. Giriş bölümü yer yer yayvan olsa da sonraki sayfaları sürükleme açısından vasat üstü diyebilirim. Özellikle ana fikrin hikayeye yansımasında kopukluklar olduğunu düşünmekle birlikte, yine de yazarın bu kitabı otuz yaşında yazdığını düşünerek bunu da “tolere edilebilir” buluyorum. Gelişme bölümüne diyecek çok fazla bir şey yok ama yukarıda da zikrettiğim üzere konuşkan kahramanlarımız olmadığı için üçüncü ağızdan anlatımlar burada da bazen can sıkıcı olabiliyor. Esas “bence daha sağlam olabilirdi” dediğim kısım hikayenin “çözüm” yani sonuç bölümü. Yusuf’u on yaşında yaşadığı felaketten daha büyük bir felakete sürükleyen, onun katil olmasını sağlayan olayların sebebi biraz zayıf bir dille anlatılmış, “kötü yola düşmek” kavramının içi boş bırakılmış. Bir manzarayı ve yolu en ince detayına kadar tasvir eden yazar kahramanın katil olma sebebini çok güçlü yansıtamamış düşüncesindeyim. Aşağıda “kurgu” bölümüne verdiğim düşük puan daha çok bu sebepten.

Sonuç olarak sadece 41 yıl yaşamış ve toplam yazdığı üç romanın ilkini 30 yaşında yazmış olan bir yazar için bu çapta bir eser son derece iyi bir başarı. Belki biraz daha genç bir yaşta okusam daha fazla etkilenir ve yorumlarken daha süslü cümleler kurabilirdim. Yine de “bir kere daha okunabilecek bir kitap” olduğunu da söyleyebilirim.

Aşk akıyor gözlerimden

Aşk akıyor gözlerimden

Sessizce değiyorum yüreğine
dalarken hayata usulca
pörsümüş sevdalar taşıyorum yarınlara
sessizliğe salıyorum gözyaşlarımı
aşk akıyor gözlerimden
damladıkça hayata
bir ah değiyor en derinden…
istanbul sensizliğe susuyor
her sokak hayalini kusuyor
yeniden…

ağlıyorum demeyeceğim sana
ağlamıyorum…
uzaklaşıyorum sevdandan
sessiz rotamda boğulurken
yanıyorum…

korkuyorum yüreğinden
hâlâ gözlerim aşk ıslaklığında
kaçıyorum kendimden…
kaçıyorsun benden…
utanıyorum…

klişe sevdalar taşıyorum ceplerimde
yaşıyorum… yaşlanıyorum
ellerimde bir demet sevda
bir tarafı yenik…
sokağa saçıyorum…

sen tanırsın beni
aşık olmayı becerebildiğim kadar
aşkı elimde tutmayı beceremiyorum
sokaklar çok dar…
yürüyemiyorum…

tahta bavulumda sana ait bir şey
bıkmadan taşıyorum…
aşk akıyor gözlerimden…
sensizliği yaşıyorum…
yaşlanıyor sensizliğim…
kendimden kaçıyorum
kaçıyorsun benden…

Enes Ali

Bir türküden daha fazlası: Kınıfır bedreng olur

Bir türküden daha fazlası: Kınıfır bedreng olur

“Kınıfır” Blogum çökmeden önce sitemde yer alan ve o zamanlar çokça dinlenen bir türküydü. Çoğumuzun hayatına “Urfalıyam Ezelden” dizisi ile giren bu türkü epey eski aslında. Urfa sıra gecelerinin vazgeçilmezlerinden premarin generic. Türkünün bestekarı İbrahim Özkan geçtiğimiz Temmuz ayında vefat etmiş.

Şimdi bu türküyü hem Öykü Gürman’ın sesinden hem de Sevcan Orhan yorumu ile yayınlıyorum. Bunun sebebi ise maalesef çok güzel seslendirmiş olsa da Öykü Gürman türkünün tamamını değil bir kısmını seslendirmiş. Doğal akışı dışında dizi için yorumlanmış.

Türkünün sözleri:

Yar uzakta gözüm görmez gülüm aman
Uzatıram elim yetmez
Hasretini çektiğime
Sözlerim çok dilim dönmez
Kınıfır (Karanfil) bed renk olur
Aşka düşen denk olur
İsterem başıya (başına) gele
Göresen ne renk olur
Kan gelir her gözyaşımdan gülüm aman
Ne çektim cahil başımdan
Tutacak dalım kalmadı
Ağlaram can ataşından

 

Çeçen Marşı

Çeçen Marşı

Çeçen marşını yıllar önce ilk dinlediğimde beni çok etkilemişti. Neredeyse amatör bir kayıt kalitesinde olan fakat gerçekten çok duygulandıran ve etkileyen bir müzik.

Daha çok Çeçenistan’ın işgali sırasında yaygın dinlenen ve hemen her muhafazakar playlistte bulunan bu parçayı yıllar sonra yeniden ilgiyle ve sevgiyle dinliyorum.

Sözleri Çeçen yazar Abuzer Aydemirov tarafından yazılan, Ali Dimayev tarafından bestelenip yorumlanan bu marş Çeçenistan devleti milli marşı değil ancak Çeçen direnişinin özgürlük ve kahramanlık marşıdır.