Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ı

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ı

Buğday DVD kapağı
Buğday DVD kapağı

Tokyo film festivalinde Büyük ödül aldıktan sonra daha çok duyulan Semih Kaplanoğlu’nun “Grain” yani Buğday isimli filmini internetten sipariş ettiğim DVD sayesinde izleme şansı yakaladım. Sinemada salon bulamama ve yaygınlaşamama şikayetleri ile de gündem olduğu için ben DVD alıp izlemekte buldum çareyi. Eminim bu film için sinema çok daha iyi bir ortam olurdu. Ben ikinci izlememin sinemada olmasını isterim.

Senaryosunu eşi Leyla İpekçi ile birlikte yazan Semih Kaplanoğlu’nun şahsı etrafında koparılan lehte ve aleyhte tüm eleştirilere kulak tıkayıp filmi öyle izlemenizi tavsiye ederim. Ben de filmi basında yer aldığı şeklinin etkisinde kalarak değil bir Semih Kaplanoğlu filmi olarak ve herhangi bir önyargı yahut beklenti içinde olmadan izledim. Bu türe ne diyorlar bilmiyorum ama konusu bakımından “distopik bilim kurgu” yani gelecekte oluşabilecek olumsuzluklara maruz kalan toplumları konu alan bir film olduğunu yorumlardan öğrendim. Evet “distopya”yı da yeni öğrendim.

Filmin başlangıcı bana biraz karışık geldi ve ilkin sahnelere çok da yoğunlaşamadım. Film ilerledikçe kendimi bir anda hikâyenin içinde buldum. Her şeyden önce filmin kamera açıları, çekim kalitesi, ses kalitesi olağanüstü başarılı. Film İngilizce çekilmiş, Türkçe dublaj veya İngilizce – Türkçe altyazılı seçenekleri DVD’de yer almış.

Filmin geçtiği zaman dilimi net ifade edilmiyor olsa da bizden yarım asır yahut daha az bir süre sonrasında geçtiği hissine kapıldım. Kullanılan teknoloji çok da uzak bir zaman dilimine işaret etmiyor olsa da kullanılan arabanın bizden çeyrek asır kadar öncesine ait olması da ayrı bir işaret.

İnsanın kendi eli ile hazırlamış olduğu felaketten çıkma telaşı içindeki bir şirketin en başarılı genetikçisi olan Erol’un yeni buğday tohumları için başladığı yolculuğu bana insanlığın ana rahminden sonraki yolculuğunu anımsattı. Başlangıcı tehlikeli ve devamı daha tehlikeli bir yolculuk…

Buğday bilim kurgu tarzında hayata geçirilen, asıl amacı tasavvufi bir gerçeğe; kıyamete ve ölüme işaret eden bir amaç taşıyor. En nihayetinde insanın öleceğini, bir gün tüm kaynakların tükeneceğini, cüzi iradenin bir zaman sonra çaresiz kalacağını, arayışların fayda etmeyeceğini tefekkür ettiren bir gerçekliğin hikâyesi.

Filmde içinden çıkamadığım ve nedenini bir türlü bulamadığım bir çok sahne var. Bir kere daha izleyip yine üzerinde düşüneceğim ama genelini ele aldığım zaman beni derin düşüncelere sevk ettiği için olsa gerek filmi çok beğendim. Bu yazıyı filmi izledikten bir müddet sonra kaleme alıyorum zira ilk etki ile yazılan yorumları sevmiyorum, bence düşüncelerin de bir terbiyeye yatırılma zamanı olmalı.

Spoyler vermeme telaşı ile film hakkındaki düşüncemi tam anlatabidim mi bilmiyorum ama kısacası buradan bir DVD sipariş ederek izlemenizi tavsiye ederim. Benim kıt sinema bilgim bana ancak bu kadar yorum yaptırdı.

Bu dünyadan bir Dalida geçti

Bu dünyadan bir Dalida geçti

Dalida 1933-1987

Hani müzik zevki karışık yazan kişiler var ya işte onlardan biri olarak bazen opera bazen pop ve bazen arabesk şarkılar dinleyen, etnik müziğe aşık, Farsça, Arapça, Azerice söylenen müziklere aşırı ilgili biriyim, kısacası kulağıma hoş gelen her tür müziği dinlerim, müziğin evrenselliğinin canlı şahidiyim.

İşte bu düşünce ile ilkin arabada dinlediğim yavaş şarkılar çalan bir radyodan duydum Dalida’nın sesini. Fransızca şarkı seven biri olarak dikkatimi çok çabuk çekti. Tabi ilk dinlerken kimdir nedir bilmiyordum. Şarkının “my love in Portofino” kısmını aklımda tutup ilk fırsatta kim olduğunu ve diğer şarkılarını öğrendim Dalida’nın. Şuan bu yazıyı yazarken de yine Dalida dinliyorum. Dalida’nın kim olduğunu burada sizinle uzun uzadıya paylaşmayacağım ama oldukça dramatik bir şekilde pek erken ayrılmış aramızdan. Toprağı bol olsun!

Aşağıda birkaç şarkısını sizlerle paylaşacağım Dalida’yı tanımanızı isterim. Ekşi sözlükte hakkında söylenen “Fransızların Ajda Pekkan’ı” tanımına katılmakla birlikte Ajda Pekkan’ın bizim Dalida’mız olduğu yorumu bence daha gerçekçi olurdu.

Biliyorum şarkıları dinler dinlemez sizde hemen müziğin tanıdık geldiğini düşüneceksiniz; evet haklısınız bir çok şarkısı bizim dilimize çevrilmiş bir isim Dalida. Benim tabii ki favorim “I found my love in Portofino” şarkısı ama ben bütün şarkılarını çok sevdim.

Daha fazlası için

Yeni bir yaşam biçimi olarak; Yürüyüş

Yeni bir yaşam biçimi olarak; Yürüyüş

Değerli okuyucu uzun bir sürenin ardından kişisel bir yazıyı ilk defa kaleme alacağım sanırım. Bendeniz halihazırda 100 kilonun üzerinde ve evet kabullenmek istemesem de vücut kitle indeksine bakılırsa obez adayı bir bireyim. Her kilolu bireyin aklının bir köşesinde her zaman kilo verme isteği vardır ama bu isteği her zaman bahanelerimiz örter. Ortalamanın üzerinde bir kiloda olmak her zaman bir problem olarak karşımıza çıksa da yine aynı bahaneler bir şekilde bizleri kontrolü altında alır. Oysa kilolu bir birey olarak günün ilk dakikalarından son dakikalarına kadar sürekli bir zorluk ile karşılaşırız. Deyim yerindeyse sadece uyurken durumumuzun vahameti ile mutsuz olmayız.

Bu akşam bu yazıyı yazarken 4 yaşındaki kızımın yatan ve kocaman göbekli bir adam çizerek “bu da babamın kocaman karnı” demiş.

Lafı çok uzatmadan yukarıdaki bilincin sonucunda bürünmüş olduğum yeni kimlik ile ilgili sizinle bazı paylaşımlarda bulunacağım. Dediğim gibi kilo verme dürtüsü her zaman var olsa da harekete geçmek, bir şeyler yapmak için tam motivasyon şart. İki hafta önce yaklaşık yirmi yıldır görmediğim yatılı okuldan bir arkadaşımla buluştuk ve beni görür görmez “sen çok formda biriydin ne oldu sana böyle” dedi. Bu söz ilkin çok tesir etmedi ama birkaç gün hiç aklımdan gitmedi. Hakikaten 20’li yaşların ortalarına kadar oldukça formda sayılırdım. Bu şimşek çakışının ardından hemen bir karar vermem gerekiyordu ve kilo vermenin yollarını bu sefer bilimsel olarak denemeye karar verdim (ameliyata bile razıydım) okuduğum neredeyse tüm makaleler “yaşam tarzınızı değiştirmek ve alışkanlıklarınızdan vazgeçmekle başlayın” diyordu. Önce hayatımı tahlil ettim; çok ağır bir işte çalışmıyorum, yeterince boş vaktim var, değiştirebileceğim kötü alışkanlıklarım da illa ki var. 33 yaşında olmama rağmen hakikaten bir anda 50 yaşına merdiven dayamış klasik bir babaya dönüşüyordum ve mutlaka buna bir şekilde dur demem gerekiyordu. Ben de on gün kadar önce DUR! dedim…

Mesela neler yaptım söyleyeyim: Önce kiloma baktım 117 olmuştum oysa daha 3 hafta önce 115 civarındaydım. Gerçi yaklaşık 4 yıldır hep aynı kilolardayım yani 114 ila 118 arasında gidip geldim. Bir ara 120 oldum en çok düştüğüm de 112 oldu. Hayat tarzım hep aynıydı çok aşırı yemek yiyen biri değilim ama kan şekerimin düştüğü vakitler yani dengesiz beslenme sonucu kandaki insülinin çoğaldığı vakitler ise kendimden geçerek aşırı yemek yiyorum. Madde, madde neler yaptığımı yazmaya çalışayım;

  • İşe arabayla gitmek zorundaysam arabayı iş yerine yakın değil olabildiğince uzağa park ediyorum
  • Mümkün mertebe asansör kullanmıyorum merdivenleri tımanıyorum
  • Bazı işleri telefonda halletmek yerine bizzat yürüyüp kendim yapmaya çalışıyorum
  • Kafein tüketimim pek yok ama siyah çayı hayatımdan epey çıkardım. Yeşil çay ve bazen ılık suya sıkılmış yarım limon sıcak içecek ihtiyacımı gideriyor.
  • Evin içinde daha aktif olmaya çalışıyorum. Mutfaktan bir bardak suyu bile almaya üşendiğim çok oluyordu şimdi bu istekler benim için fazladan hareket bahanesi. (Oturma odasından mutfağa gidiş tam 30 adım bir de dönüş etti mi 60)
  • Ufak ofis egzersizlerine 10 gün önce başladım ve devam etmeye çalışıyorum.
  • En önemli gördüğüm konulardan biri de ekmek tüketimim; anadolu insanı ekmeği hep çok sever ben de severim ve akşam yemeklerinde 1 tam beyaz ekmeği bitirdiğim çok olurdu. Hatta yemekten çok ekmek yediğim de çok olurdu. İçerdiği liflerden dolayı tam buğday yahut kepek ekmeği yemeye devam ediyorum ancak bu en fazla 4 dilimle sınırlı. Beyaz ekmeğe ise tamamen veda ettim.
  • İkinci en önemli ve yeni yaşam tarzının en bariz göstergesi ise yürüyüş. Bu alışkanlığı ise 1 haftadır oturtmaya çalışıyorum ve çok şükür ki henüz fire verdiğim tek gün yok. Hatta çok yağışlı ve soğuk olan bir gün önce tembellik ettiğim halde hafif bir vicdan azabıyla o günü de boş geçmedim. Bu yazının başlığını bu en önemli yeni hayat tarzına ayırmamın sebepleri elbette var. Hakikaten yürümek hayatınızda olağanüstü bir değişikliğe yol açıyor. 3 kilometrekarelik bir alanda 4 adet yürüyüş parkuru olan bir mahallede oturduğum halde neden bugüne kadar hiç harekete geçmemişim merak ediyorum. İnsan yürüdüğü her gün doğayı, sokak hayvanlarını, yaşadığı yeri daha iyi benimsiyor. İnanın yürüyüş yapan bir insan sokak köpeklerine karşı daha merhametli olur, sokak kedilerini daha çok sever.

Bu yazının altında elde ettiğim sonuçları da sürekli yazmaya gayret edeceğim. Haftalık rapor halinde sizlerle paylaşacağım.

İşte ilk veriler;

9 Aralık 2017
Kilo: 116,8
Etkinlik: Hafif ofis egzersizi, ev içi daha fazla aktivite çabası, daha az yeme alışkanlığına giriş.

17 Aralık 2017
Kilo: 115,9
Etkinlik: Bir önceki haftayla aynı ek olarak son iki gün yürüyüş.

24 Aralık 2017
Kilo: 114,5
Etkinlik: Günlük en az 10 bin adım (her gün üzerine en az 100 adım ekleyerek bugünü 13000 adımla tamamladım) Yeme alışkanlığını değiştirme, beyaz ekmeğe veda.

31 Aralık 2017
Kilo: 112.1
Etkinlik: Etkinlik ve beslenme konusunda yeni bir konu açtım bundan sonra o konudan yine haftalık olarak etkinliklerimi paylaşacağım. Konuya gitmek için tıklayın>

7 Ocak 2018
Kilo: 111,3

23 Mayıs 2018
Kilo: 99,8
Etkinlik: Ramazan başlangıcına kadar yürüyüşlere devam.

Buraya epeydir uğrayamıyorum ama yürüyüşe devam ederek toplamda 17 kg azaldım. Deneyimlerimi daha sonra yeni bir yazı ile paylaşmayı düşünüyorum.

Ayla Film Yorumu

Ayla Film Yorumu

Vizyona girmeden önce Oscar adaylığı ile gündeme gelen Ayla filmini geçen hafta sinemada izledim. Adetim üzere bu çok konuşulan filme gitmeden önce filmin hikayesi konusunda biraz araştırma yapıp fikir sahibi olmuştum. Araştırma aşamasında TV’de denk geldiğim filmin çekim hikayesini anlatan belgeseli de çok faydalı oldu.

Spoyler vermeden film hakkında düşüncelerimi aktarayım;

Türkiye’den Güney Kore’ye giden bir Astsubay ile anne ve babasını savaşta kaybeden bir kız çocuğunun Kore’de yaşadıklarını anlatan filmin ana teması çok çarpıcı ve hikayesi müthiş. Hele hikayenin baş kahramanının savaş meydanında yetim kalmış bir çocuk olması filme zaten çok özel bir nitelik kazandırıyor.

Hikayesinin sağlamlığına rağmen gerçekliğe bağlı kalma kaygısından mıdır bilmem ama duygusal sahnelerde kurguda zayıflıklar olduğunu söyleyebilirim. Bazı sahnelerde tam hıçkıra hıçkıra ağlamak isterken birden o duygusallığın kesildiğini hissettim. Hani “duygu geçmedi” derler ya yer yer o hisse kapılabilirsiniz. Bu eksiklikle birlikte yeterince ağlayacağınızı garanti edebilirim.

Duygusal bir filmin güldüren sahneleri olmasını hep çok sevmişimdir. Bu filmde güldüren ve tebessüm ettiren çok sahne var.

Filmin efekt ve seslerini çok beğendim. Görüntü kalitesi, kamera açıları gayet iyi.

Oyuncu kadrosu için pek yoruma gerek yok ama bir paragraf açmak gerekirse, İsmail Hacıoğlu, Murat Yıldırım, Ali Atay yine harika oynamışlar. Filmin sonuna doğru görünmesine rağmen Çetin Tekindor oyunculuğu ile yine devleşiyor. Koreli oyuncuların hele minik Ayla’yı oynayan Kim Seol isimli küçük kızın oyunculuğuna bayılacaksınız. Kısacası oyunculuk konusunda çok iyi bir film olduğunu söyleyebilirim.

Film 125 dakikalık gayet uzun bir film. Bu süre hikaye için gerekli belki ama yine yukarıda da belirttiğim üzere daha iyi bir kurguda daha kısa bir sürede aktarılabilir miydi düşüncesi taşımıyor değilim.

Film gösterime girdiği ilk iki hafta 1 milyon 100 bine yakın biletli kişi tarafından izlenmiş. Gişede gayet başarılı bir açılış yapan Ayla’nın ikinci haftası da 500 bine yakın biletli seyirci ile iyi geçmiş.

Film hakkında kısa ve sıkmadan bilgi vermeye çalıştım. Hasılı kelam; sinema salonlarında film izleme tutkunuz varsa Ayla filmine gidip memnun bir şekilde salondan ayrılabilirsiniz.

babaziz

Bab’Aziz – Bir yol hikayesi…

Bab’Aziz İtalyan senarist Tonino Guerra ve filmin yönetmenliğini de yapan Nacer Khemir tarafından yazılan, 2005 yapımı bir film. Bab’Aziz yaşı ilerlemiş ve gözleri görmeyen bir dervişin hikayesini anlatır. Baba Aziz, Sufilerin her otuz yılda bir düzenledikleri toplantının kimse tarafından bilinmeyen yerini aramaktadır. Bu arayışta Baba Aziz’in küçük torunu Ishtar ona yardımcı olmaktadır. Dedesini oldukça çok seven Ishtar toplantı yerini asla bulamayacaklarından ve dedesinin çok üzüleceğinden korkmaktadır. Çok sıcak ve kurak bir mevsimde çıkmış oldukları bu çöl yolculuğu boyunca birbirinden ilginç insanlarla karşılaşırlar. Dedenin torununa anlattığı hikayeler ile süslenen bu yorucu yolculuk boyunca izleyiciye müthiş hayat dersleri Ishtar üzerinden aktarılmaktadır. Yolculuk mutlu son ile biter ancak filmin mesajları devam edecektir.

Filmin anadili Farsça’dır ve müzikleri Marokko asıllı Fransız besteci Armand Amar tarafından yapılmış. Daha çok tematik türde çekilen filmin yönetmeni bir röportajda şöyle demiştir:

Bu film bir sorudan çıktı aslında:
babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız? Ben olmasam bile benim babam tam bir Müslümandı ve şu sıralar onun yüzüne (dinine) çamur çalınıyor durmadan. Ben bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye çalıştım. İslam’ın batı tarafından sunulan yüzünü değil, bilinmeyen, es geçilen ve unutturulan yüzünü göstermeye çalıştım.

Ve filmden unutulmaz bir replik:

“Hassan… Seni bekliyordum.” “Beni mi bekliyordun?” “Ölümüme şahit olman için.” “Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…” “Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: “Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan… Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun… “Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hassan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.”

Tanıtım/Yorum
Enes Ali

Bu tanıtım makalesini esasen başka bir site için hazırlamıştım. İnternette Bab’Aziz hakkında çok az Türkçe bilgi vardı. O site kapandığı için kaynak olması açısından buraya alıyorum.

ahmet aslan

Geç tanıdığım bir değer: Ahmet Aslan…

ahmet aslan
Ahmet Aslan

Finans sektörü ile direkt etkileşim halinde bir meslekte çalışıyorum ve bu aralar ortalık toz duman. Bu sebeple düzenli yazı yazamıyorum ama şuan yaklaşık bir saatlik bir boş zamanım var ve ben de kaç gündür aklımda olan bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Türk halk müziği adı üstünde bizim öz müziğimiz, bu toprakların bağrından çıkan tam olarak bizden olan bir müzik türü. Bu müzik türünü en iyi icra eden ise şüphesiz ki Alevi vatandaşlar. Ortaokulu Alevi arkadaşlarımın bol olduğu bir yerde okudum ve bu arkadaşlarımın bir kısmının henüz ilkokul seviyesinde bağlama saz çalma gayretine yakinen şahit oldum. Zaten müzik ve bağlama alevi kültürünün çok önemli bir yapı taşı.

Bugün bu yazı vesilesi ile alevi olmasının da etkisiyle belki doğuştan müzisyen olan bir kişi hakkında görüşlerimi yazacağım. Toplumun genelinde çok bilinmez ama yeni kuşak içinde çok popülerdi ve “O ses Türkiye” yarışmasında bir yarışmacı vesilesiyle de epey tanındı. Ayrıca çok izlenen bir dizide de iki şarkısının çalındığına ben de şahit oldum.

Adı Ahmet Aslan; Dersim’in Hozat ilçesi doğumlu ve günümüzde 48 yaşında. Esasen çok uzun yıllardır müzik yapan bir isim. Son zamanlarda en popüler şarkısı Kul Nesimi tarafından 17. yüzyılda yazıldığına inanılan “minnet eylemem” türküsü. Tamamen farklı ve alternatif bir tarzda türkü yorumluyor. Hem konservatuvarlı hem de alaylı denebilir. Günümüzde Almanya’da yaşayan Ahmet Aslan müzik hayatında da Almanya’da devam ediyor.

Hem Türkçe hem de Kürtçe ve Zazaca dillerinde halk türküleri seslendiren Ahmet Aslan benim de sesini ve yorumunu çok beğendiğim bir sanatçı. Sanatçı tanımımın özellikle altını çizmek istiyorum zira magazinlere muhtaç olan ve tek vasfı şarkıcılık olan kişilerle karıştırmayalım.

Buyurun size çok popüler iki türküsünü sunmuş olayım.

1- Minnet Eylemem

Minnet Eylemem Sözleri

Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
İblisin talim ettiği yola minnet eylemem

Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rizkimi veren huda dir kula minnet eylemem

Oy nesimi, can nesimi ol gani mihman iken
Yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem

Söz: Kul Nesimi

2- Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler

Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler sözleri

Şu kanlı zalimın ettiği işler,
Garip bülbül gibi saralar beni.
Yağmur gibi yağar başıma taşlar,
İlle dostun bir fiskesi yareler beni beni

Dar günümde dost düşmanım belloldu,
bir derdim var ise şimdi elloldu.
Ecel fermanı boynuma takıldı,
Gerek assa gerek vuralar beni beni beni

Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz,
Haktan emrolmazsa irahmet yağmaz.
Şu ellerin taşı hiç bana değmez,
İlle dostun bir tek gülü yareler beni beni beni

Oy beni beni beni
Dost beni beni beni
Can beni beni beni

Söz: Pir Sultan Abdal‘a ait olduğu sanılıyor ancak kesin bir bulgu yoktur.

baba sosyal medyası

Tüm babalar için sosyal medya ve akıllı telefon öğütleri!

babam
Bu yazıya uygun fotoğraf bulamadığım için babamın ve kayın pederimin fotoğrafını kullanmak zorunda kaldım. Umarım azar işitmem.

Ey baba!

Sosyal medya ve akıllı telefon kullanmada yenisin, bundan sonra Instagram bize, Facebook sana! Twitter bize WhatsApp sana! Delirmeceler bize düşer; azarlamalar sana… Beğenmek bize düşer; aynı kareyi üçer beşer kez paylaşmak sana!

Ey baba!

Yükün ağır, işin çetin gücün parmağında! Allah (CC.) yardımcın olsun. Akıllı telefonunu mübarek kılsın. Hak yolundaki paylaşımların bol bol “beğen” ve yorum alsın. Profilin parıldasın ve çok insana ulaşsın!

Sen ve arkadaşların mesaj bombardımanları ile bizim gibi evlatlar da katlanma ve “bitsin artık” niyazlarıyla hemhal oluyoruz – olacağız!

Ey baba!

Bilgili, tecrübeli ve her şeyden önce babasın ama bunları nerede nasıl kullanacağını bilmezsen takipçilerin sabah rüzgârları gibi meçhule eser, muhalifin ve takipçin bir olur, ayrı WhatsApp gurupları kurup sana haber bile vermezler. Bunun için daima sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir baba sabretmesini bilmelidir velev ki hoşlanmadığın bir paylaşımımız olur sayfayı hızla aşağı doğru kaydırmak senin şanındandır. Vaktinden önce çiçek açmaz bir paylaşımın beğeni almadıysa daha pişmesi lazım demektir.

Ey baba!

İnsanlar vardır şafak vaktinde profil oluşturur, akşam ezanında meçhule karışırlar. 4GB kota senin düşündüğün gibi büyük değildir. Bütün paylaştığın videolar, yüksek çözünürlüklü resimler suya atılan ilaçlar gibi kotanı hızla eritip giderler.

Ey baba!

Şu üç kişiye acı; internet kotası bitene, kaliteli de olsa paylaşımları yorum ve beğeni almayana, WhatsApp’ta yazdıkları araya kaynayana.

Şu üç şeyden kaçın; evin içinde güneş gözlüklü özçekimden, aynı fotoğraf ya da yazının altındaki paylaş butonuna üç bin milyon kere basmaktan, yazılarını otomatik düzelten telefon klavyesinden!

Şu üç kimseye güvenme; her yazdığının altına “çok güzel” yazana, emeğine sağlık diyene, yorum yapmak yerine yağ yakana!

Ey baba!

“Telefonun neden elinden düşmüyor” sorusunu bana soranken şimdi bu soruyu benim sana sorabildiğim için rabbime şükrederim. Empati yapabilmen ve “yeni nesil” ile bir nebze aynı noktada buluşabilmen gözlerimi yaşartmıyor değil ama Allah aşkına artık düşsün şu telefon elinden.

Mahsus selam eder ellerinden öperim.

Dipnot: Bu yazıya ilham kaynağı olan Şeyh Edebali hazretlerini rahmetle yâd ediyorum. Daha uzatmak isterdim ama uzun yazılar pek okunmuyor bunu da unutma baba.

Enes Ali

Bir diriliş döngüsüdür bu!

Bir diriliş döngüsüdür bu!

Ademoğlu, insanoğlu; tarihin bile bir ismi yokken bize böyle isim verildi ilkin…
Yasak meyveyi yedikten sonra uğradığımız sürgünü cennet eyleyecek kadar yabancılaştık cennete!

İlk kanı biz döktük yeryüzüne! Kim bilir yırtıcı hayvanlar belki de bizden görmüştür ilk yırtıcılığı…

Zayıftık, kalın derilerimiz sert pençelerimiz hiç olmadı. Dişlerimiz ancak belli şeyleri kesiyordu ve hem doğuştan onlara da sahip değildik.

Üşürüz, acıkırız, korkarız, ürkeriz, severiz. Sadece doğarken değil canımız ve ruhumuz her acı duyduğunda ağlarız.

Uzatmaya ne hacet?

Tufan olur, deprem olur, felaketler helak eder türümüzü ama yine de bir merhametin gölgesinde devam eder neslimiz. Sürekli affedilen mızmız çocukların şımarıklığı üzerimize sinmiştir çoktan!

Bir bitişin son damlalarında hep bir dirilişe mazhar oluruz.

Son erkek ve son kadından yeniden büyürüz ve yeniden büyütürüz tüm kötü yanlarımızı.

Bir diriliş döngüsü ta insanlık tarihinden itibaren çalışmaya başlar.

Kabil kanını döker Habil’in. İlk evlat acısıdır, ilk kardeş katlidir, ilk ağlayan anadır Havva!

Dünya zaten evlatların ölümü ile yıkılır anaların saçlarına…

Tarih durmuştur ama karar verici dön demiştir dünyaya! Döndükçe sırtından yüklerini atar gibi hafifletir acıları zaman… Kanasa da analar için, için kanarlar…

Nuh elini uzatır oğluna “gel bin gemiye” der… Kabil gibi taşlaşmıştır evlat! “dağlara çıkarım bu su beni yutamaz” son sözü olur umudun! Umut Nuh’un umudu…

İbrahim’in dayadığı bıçak acıtmaz İsmail’i… “kûn” dese karar kılıcı zaten olacaktır olan! Sınanacaktır en sevdiği şey üzerinden insanoğlu ve herkesin kalbi İbrahim kadar ihtiyar değildir. Oysa İbrahim’in bahtiyarlığı teslimiyetin büyüklüğüne gizlenmiştir.

Musa’nın kavmi helak olmak için doğmuştur sanki! İflah olmaz aç gözlülüğe kement değil gem vurulmuştur!

Dirilişin tarihi ölümden bile eskidir ve ölümden çok yaşamayacağını kimse iddia edemez.
İsa’nın havari diye bağrına bastığında gizlidir ihanet. Felaketin “İsasızlık” olduğunu kaç çan sesi hatırlatacaktır bilinmez…

Taşlanmıştır Muhammed…(a.s.) “Levlake!” de gizlidir… Tarihin sonuna gelinmiştir ancak bir dua yükselir semaya; “bilmiyorlar” yakarışı kurtarır insanlığı… Bilmemenin işe yaradığı tek tarihi andır belkide…

Diriliş yeniden parıldamıştır…

(devam edecek)
Enes Ali
16.03.2015

İslam dünyası ve ayrılıkçılık

İslam dünyası ve ayrılıkçılık

Coğrafyamız bildiğiniz üzere çok çetrefilli, girift ve ilginçtir. Osmanlı yıkılalı beri İslam aleminin bağrındaki hançer daha da yakıcı olmaya başlamış, Müslümanları daha fazla birbirinden uzaklaştırmıştır. Bu hançerin adı bir ülkede mezhepçilik, diğer bir ülkede milliyetçilik bir diğerinde kabilecilik hatta aşiretçilik olarak isimlendirilmiştir. Bir taraftan kendi medeniyetini ve hoşgörüsünü cilalayıp dünyaya pazarlayan Avrupa diğer taraftan İslam aleminin farklılıklarını derinleştirmek için çaba sarf etmiştir.

Örneğin Irak… Orada hüküm süren diktatörü yok etmek, halkı demokrasi mutluluğuna eriştirmek ve kitle imha silahlarını ortadan kaldırmak amacıyla yapılan operasyonların üzerinden 13 yıl geçtiği halde hala sükuna erememiş, mutluluk şöyle dursun asgari insanca yaşamı dahi elde edememiştir. Kah mezhepler kah etnik kimlikler kah radikalize edilmiş ve adına da “din” kondurulmuş terör örgütleri bu coğrafyada insanlığın ebesini belliyor…

“Arap baharı” gibi süslü ve cazip isimlerle adlandırılan devrim görünümlü darbeler belki ülkelerdeki diktatörleri devirmiş görüntüsü vermiştir ancak tüm siyasi boşlukları dolduran sömürgecilerin olduğu bir dünyada yaşanan siyasi istikrarsızlıklar o ülkelerin kaynaklarını emmek isteyen Avrupa için büyük fırsat olmuştur. Her fırsatta hümanist ve demokrat ambalajlarla dünyaya psikolojik üstünlük kurmaya çalışan aynı Avrupa yaşadığı en küçük bir saldırıyı bile yine dünyaya devasa boyutlarda gösterebiliyor. Tasvip ettiğimizden değil ancak insanların inanışlarına saygı göstermeyen ve kutsallarına aklınca hakaret eden bir dergiye¹ yapılan kanlı baskını “dünyanın sonu” gibi lanse eden ve bizim başbakanımız dahil tüm dünya liderlerini kendi safına çeken bir Fransa açık seçik bir şekilde “ya bizdensin ya teröristten” mesajını vermiştir. Dikkat ederseniz cümleye başlarken bile “tasvip etmiyorum” demek zorunda kalıyorum çünkü Müslüman kimliğimle aksini dile getirmediğim müddetçe peşinen tasvip ettiğimi hissettiriyor oysa ne adını anmak istemediğim dergiyi ne de bu entrikaları ne de ne şekilde ve isimde olursa olsun bir terör saldırısını tasvip etmiyorum. Ne dergiden yanayım ne de eylemi yapandan!

Çok daha uzun bir yazı yazabilirim ama zaten meramımı anlatabildim. Kısacası “ey müslüman” bile dememe gerek yok “ey bu topraklarda yaşayan insan” titre ve kendine gel. Mezhepsel farklılıklar, etnik kimlik çeşitliliği esasen Avrupa’nın sahip olmadığı ve olmayacağı bir zenginliktir! Tarih boyunca bu topraklarda bu çeşitlilik büyük bir uyum ve etkileşim içinde yaşamış, hiç bir farklılık “insan” değerinin önüne geçememiştir. Herkes evinde bireydir ama sokakta “toplum” olur. Toplum gibi hareket etmenin yegane şartı tahammüldür. Saygı demiyorum saygı şart değildir ama tahammül şarttır!

Keskin bir dil kullanarak, siyasi görüşlerin zıtlığı sebebi ile düşman olacak bir lüksümüz yoktur. Bu topraklarda böylesi basit kavgaların toplumu ayrıştırmasına izin verilmemelidir.

Enes Ali

Kuyucaklı Yusuf kitap eleştirisi

Kuyucaklı Yusuf kitap eleştirisi

Sabahattin Ali‘nin 1937 yılında yazdığı “Kuyucaklı Yusuf”yazarın roman türünde ilk eseri. Milli Eğitim Bakanlığı 100 temel eser listesinde de yer alan bu kitap aynı zamanda realist akımın önemli bir yapıtı.  Birlikte sipariş verdiğim dört kitaptan biri olan Kuyucaklı Yusuf okunacaklar sıralaması yaparken en üste koyduğum kitaptı. İki ayı aşkın bir süre sadece on küsur sayfasını okuduğum bu kitabı nihayet dün gece itibari ile bitirmiş oldum. Nihayet dediğime bakmayın, aslında kitabın neredeyse tamamını dün gündüzden başlayarak aralıklarla gece yarısı bitirmiş oldum.

Kitap hakkındaki görüşlerime gelince;

“Kuyucaklı Yusuf” anlaşılacağı üzere romanın baş kahramanının ismi. Yaşadığı büyük bir felaketle başlayan roman yine yaşadığı belki daha büyük bir felaketle bitiyor. Kahramanımız çok konuşkan olmadığı için (esasen romanın neredeyse bütün kahramanları çok konuşkan değil) diyaloglar olabildiğince az. Bitmek tükenmek bilmeyen betimlemeler hikayeyi beyaz perdeye aktarma açısından çok yararı olacaktır elbette (nitekim Roman, 1985 yılında Feyzi Tuna tarafından aynı adla sinemaya uyarlandı.) ama zaman zaman bu tasvirlerden sıkıldığımı fark ettim. Kitabın akıcılığı ise hikayesinin sağlamlığına bağlı zira bir romanın en temel özelliği “ne olacak” hissi uyandırmasıdır.

Yer yer dil ve yazım sorunları ile karşılaştım. Mesela birkaç yerde “abdest” yerine “aptes”, “Teravih” yerine “teravi” gibi sorunlar var. Bunu da yazarım dini terminolojiye olan yabancılığına bağladım şahsen.

Sabahattin_ali

Sabahattin Ali

Romanın hikayesi daha doğrusu ana fikri bence çok iyi. Yazıldığı döneme de bakılırsa teorisinin çok sağlam olduğunu hissedersiniz. Giriş bölümü yer yer yayvan olsa da sonraki sayfaları sürükleme açısından vasat üstü diyebilirim. Özellikle ana fikrin hikayeye yansımasında kopukluklar olduğunu düşünmekle birlikte, yine de yazarın bu kitabı otuz yaşında yazdığını düşünerek bunu da “tolere edilebilir” buluyorum. Gelişme bölümüne diyecek çok fazla bir şey yok ama yukarıda da zikrettiğim üzere konuşkan kahramanlarımız olmadığı için üçüncü ağızdan anlatımlar burada da bazen can sıkıcı olabiliyor. Esas “bence daha sağlam olabilirdi” dediğim kısım hikayenin “çözüm” yani sonuç bölümü. Yusuf’u on yaşında yaşadığı felaketten daha büyük bir felakete sürükleyen, onun katil olmasını sağlayan olayların sebebi biraz zayıf bir dille anlatılmış, “kötü yola düşmek” kavramının içi boş bırakılmış. Bir manzarayı ve yolu en ince detayına kadar tasvir eden yazar kahramanın katil olma sebebini çok güçlü yansıtamamış düşüncesindeyim. Aşağıda “kurgu” bölümüne verdiğim düşük puan daha çok bu sebepten.

Sonuç olarak sadece 41 yıl yaşamış ve toplam yazdığı üç romanın ilkini 30 yaşında yazmış olan bir yazar için bu çapta bir eser son derece iyi bir başarı. Belki biraz daha genç bir yaşta okusam daha fazla etkilenir ve yorumlarken daha süslü cümleler kurabilirdim. Yine de “bir kere daha okunabilecek bir kitap” olduğunu da söyleyebilirim.