Kürk Mantolu Madonna kitap eleştirisi

Kürk Mantolu Madonna kitap eleştirisi

Türk edebiyatının tartışmasız en büyük isimlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin ömrü vefa etmediği için okuyabildiğimiz birkaç eserinden biri olan Kürk Mantolu Madonna kitabını bir buçuk yıl önce okumuştum ancak bloguma uzun süredir uğramadığım için bir eleştiri yazısı yazmadığımı fark ettim.

Öncelikle kitabın ismine baktığımız zaman popüler kültürün bir oyunu mu algıda seçicilik mi bilmem beynimiz bizi direkt dünyaca ünlü şarkıcı Madonna’ya götürüyor olabilir ama tabii ki alakası yok.

Zaten kitabın ana kahramanı Madonna değil gündelik hayatımızda herhangi bir yerde karşılaşabileceğimiz, biraz ezik, biraz silik, biraz da işine odaklanmış ve daha çok yıllanmış memur görünümlü sıradan bir insan; Raif efendi. Memur dediğime bakmayın Raif efendi memur da sayılmaz, daha çok bir katip, bir çevirmen.

Kitap daha çok ilk ağızdan anlatış şeklinde yazılmış. Olaylar Raif efendinin çalıştığı yere yeni atanan, bir müddet sonra Raif efendideki gizemi keşfedip peşine düşen bir kahramanın ağzından anlatılıyor. Daha henüz kitabın başında bu anlatım geçmiş zaman ile anlatılıyor. Yukarıda yazdığımız gibi alelade bir çalışan olan Raif efendi için anlatıcı da şu betimlemeyi yapıyor;

“Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?”

Bir şirketin “hımbıl” ve sık sık hastalanan bir çalışanı görüntüsü ile dikkate değmez bir insandan inanılmaz yaşanmışlıkları olan bir kişiye, ailede sevilmeyen sıradan bir babadan olağanüstü bir inceliğe sahip bir kişiye evrilen kahramanımızın bizi defalarca sorgulamalara, hayretlere düşürdüğü hikâyesine tanık oldukça bir müddet etrafınızdaki kişilerin yüzünü de süzmeye başlıyorsunuz.

Raif Efendi bir yerde artık “teslim olmuş” bir insan. Yaşadığı talihsizlikleri, acıları, haksızlıkları sineye çekip kabul ediyor. Evlenip çoluk çocuk sahibi oluyor ve bütün hayatını onlara bakmakla doldurmakla uğraşırken bile kendini sığıntı, işe yaramaz biri hissettiği halde yine de hayatın her koşuluna uyum sağlıyor. Oysa geçmişte sanata ilgisi ve hatta yeteneği olan bir insan, Avrupada eğitim gören, babasına isyan etmiş, rest çekmiş ve dünyalığı elinin tersi ile itmiş bir delikanlı.

Tabi yukarıda olayın baş kahramanı Madonna değil desek de Raif’i can evinden vuran bir Madonna tabii ki var; Maria Puder. Raif efendiye göre çok daha baskın, özgür ruhlu, hayatı yaşamayı seven bir karakter.

Kitap içeriği ile ilgili daha fazla bilgi vermek istemiyorum biraz da kitabın kurgusu ve Sabahattin Ali’nin lezzetli kalemine değinmek istiyorum; Sabahattin Ali yaşadığı hayal dünyasını o kadar muazzam bir şekilde bize aktarıyor ki o dünyaya adım attıktan bir süre sonra uzunca bir müddet o dünyadan ayrılamıyorsunuz. Yukarıda da zikrettiğim üzere bir müddet roman kahramanlarını çevrenizde arıyor ve hatta kendinizden parçalar bulduğunuz kitaba kendi hayatınızı da uyarlamaya çalışıyorsunuz. Mesela ben twitterda Heideggel kullanıcı adıyla ara ara kalbe dokunan anılarını yazan gizemli fenomeni Raif efendiye çok benzetirim.

Hani bazı besteler vardır duyar duymaz “bunu ondan başkası yazmış olamaz” der, tarzından, üslubundan ve melodisinden kimin eseri olduğunu hemen anlarız işte Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali’nin bir nevi mührü. Ömrü vefa etse muhakkak bize çok değerli eserler armağan edecek bu büyük yazarın bu ölümsüz eserini kesinlikle okumalısınız.

Enes Ali

Kaynaklar: https://www.fikriyat.com/galeri/edebiyat/kurk-mantolu-madonnadan-sarsici-25-alinti (Grafik alıntısı)
https://1000kitap.com/kitap/kurk-mantolu-madonna–147753

Cemil Meriç’ten dayak yemek…

Cemil Meriç’ten dayak yemek…

Cemil Meriç’i bilir misiniz? Ben de geçen haftaya kadar bildiğimi zannedenlerden biriydim. Bizim ülkemizin makus talihi midir bilemem ama maalesef günümüzde bu topraklar hep bilmediğine hayran ve bilmediğine düşman yığınlarla dolu. Kendimden biliyorum.
Daha önce bana “Cemil Meriç kim?” diye sorulsa “şöyle iyi bir adam şöyle iyi bir yazar” diye atıp tutardım. Aslında lafın gelimi “iyi adam” diyorum zira çok da iyi bilmezdim Meriç’i ve maalesef internetten kişiyi tanımaya çalışmak da genellikle tehlikeli oluyor zira herkes kendi düşüncesine göre yorumlayıp sunuyor. Zaten bizim ülkemizde yorumsuz haber dahi yok.

Cemil Meriç kültür merkezi vardı sanırım Ümraniye’de gözüme çarpmıştı. Kötü adam olsaydı adı kültür merkezine verilir miydi? Ya başka isim bulamadılarsa? Saydım farklı illerde 5 caddeye ismi verilmiş,(daha fazla olduğuna eminim) İstanbul’da bir de Cemil Meriç mahallesi var. Adı verilen okul sayısı bir hayli fazla. Eminim hiçbiri Cemil Meriç yaşarken onun adıyla anılmamıştır; sonuçta ölü kahramanlar seven bir ülkeyiz.

Toparlayalım;

Geçen hafta Cemil Meriç’le tanışmak adına “Bu Ülke” kitabını aylardan sonra tekrar aldım elime. Daha önce okuma teşebbüsünde bulunmuş olsam da giriş kısmından öteye gidememiş ve asıl Cemil Meriç’in “Entelektüel Otobiyografi” de değil kitabın iç taraflarında olduğunu öğrenememiştim.

Kitabı okudukça sağlı sollu kroşelere maruz kalıyor gibi oldum zira devasa bir önyargı ile başladığım kitabı “çok cahilim keşke ölsem” psikolojisinde okumaya devam ediyordum. Okudukça yamuluyor, yamuldukça hayretler içerisinde irkiliyordum. Etkisinde kaldığım çok kitap oldu ancak hiçbiri Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sine yaptığım yolculuğa benzemiyor.
cmeric – bu ülkeÇok sağlam yumruklar yedim!

“Ee hani bu adam batı hayranıydı” diye başlıyor sorular. Yanlış mı anlamışım onca eleştiriyi diye düşünüp tekrar arama motorunda bir Cemil Meriç araması yapıyorum. Hayır efendim hiç de yanlış anlamamışım bal gibi de “batı hayranı” diyen de var “marksist artığı” diyen de! “Komünistti ama döndü” diyen de var “Müslüman komünistti” diyen de. İnsanları sınıflandırmaya pek hevesliymişiz bunu anladım. Baştan aşağı “öze dönüş” için çırpınan satırlardan “batı hayranlığı” çıkaran düşünce muhtemelen “bilmediğinin efendisi” konumundadır.
“Bu yaşa kadar onca kitap okudum” böbürlenmesinden sonra “okuduğum hiçbir kitaba böyle bakmadım” hayıflanmasına maruz kaldığım satırlarda okuduğum tüm kitaplarla ilgili yorumların yanı sıra okuduğumun belki bin katı kitap hakkında da merak sahibi oldum.

Cemil Meriç çözümcü değil bir kere sadece “tanıcı” bu kitapta. Hastalığın tanısını koyuyor ama tedavi etmiyor. Kansersin diyor ama ilaç adı vermiyor sadece “böyle yaşamaya devam edersen ölürsün” diye ima ediyor. “Geri dön” diyebiliyor ama hangi yoldan geri dönmene karışmıyor. “Din avrupa için afyondur ama bizim için şuurdur” diyor, “Kurtuluş şuurla başlar” diye ekliyor.

Burada size Cemil Meriç’i anlatmaya yahut okuduğum kitabın özetini çıkarmaya çalışmayacağım zira bunu yaparsam başta kızdığım “herkes kendine göre anlatıyor” durumuna düşerim. Kitabı okurken sosyal medyaya şöyle bir mesaj yazmışım; “Bu aradığım kitap değil; beni arayan kitap! Bırak seni de sana tanıtsın… Ölmek isteyeceksin!”

Cemil Meriç’in şahsını boş verin! İnsanlar ölümlüdür eserler kalıcıdır. Okuyun demiyorum “Bu Ülke” yi görmenizi şiddetle tavsiye ediyorum! “Bakın” demiyorum; “görün!”

Enes Ali
Kasım 2015

Kuyucaklı Yusuf kitap eleştirisi

Kuyucaklı Yusuf kitap eleştirisi

Sabahattin Ali‘nin 1937 yılında yazdığı “Kuyucaklı Yusuf”yazarın roman türünde ilk eseri. Milli Eğitim Bakanlığı 100 temel eser listesinde de yer alan bu kitap aynı zamanda realist akımın önemli bir yapıtı.  Birlikte sipariş verdiğim dört kitaptan biri olan Kuyucaklı Yusuf okunacaklar sıralaması yaparken en üste koyduğum kitaptı. İki ayı aşkın bir süre sadece on küsur sayfasını okuduğum bu kitabı nihayet dün gece itibari ile bitirmiş oldum. Nihayet dediğime bakmayın, aslında kitabın neredeyse tamamını dün gündüzden başlayarak aralıklarla gece yarısı bitirmiş oldum.

Kitap hakkındaki görüşlerime gelince;

“Kuyucaklı Yusuf” anlaşılacağı üzere romanın baş kahramanının ismi. Yaşadığı büyük bir felaketle başlayan roman yine yaşadığı belki daha büyük bir felaketle bitiyor. Kahramanımız çok konuşkan olmadığı için (esasen romanın neredeyse bütün kahramanları çok konuşkan değil) diyaloglar olabildiğince az. Bitmek tükenmek bilmeyen betimlemeler hikayeyi beyaz perdeye aktarma açısından çok yararı olacaktır elbette (nitekim Roman, 1985 yılında Feyzi Tuna tarafından aynı adla sinemaya uyarlandı.) ama zaman zaman bu tasvirlerden sıkıldığımı fark ettim. Kitabın akıcılığı ise hikayesinin sağlamlığına bağlı zira bir romanın en temel özelliği “ne olacak” hissi uyandırmasıdır.

Yer yer dil ve yazım sorunları ile karşılaştım. Mesela birkaç yerde “abdest” yerine “aptes”, “Teravih” yerine “teravi” gibi sorunlar var. Bunu da yazarım dini terminolojiye olan yabancılığına bağladım şahsen.

Sabahattin_ali

Sabahattin Ali

Romanın hikayesi daha doğrusu ana fikri bence çok iyi. Yazıldığı döneme de bakılırsa teorisinin çok sağlam olduğunu hissedersiniz. Giriş bölümü yer yer yayvan olsa da sonraki sayfaları sürükleme açısından vasat üstü diyebilirim. Özellikle ana fikrin hikayeye yansımasında kopukluklar olduğunu düşünmekle birlikte, yine de yazarın bu kitabı otuz yaşında yazdığını düşünerek bunu da “tolere edilebilir” buluyorum. Gelişme bölümüne diyecek çok fazla bir şey yok ama yukarıda da zikrettiğim üzere konuşkan kahramanlarımız olmadığı için üçüncü ağızdan anlatımlar burada da bazen can sıkıcı olabiliyor. Esas “bence daha sağlam olabilirdi” dediğim kısım hikayenin “çözüm” yani sonuç bölümü. Yusuf’u on yaşında yaşadığı felaketten daha büyük bir felakete sürükleyen, onun katil olmasını sağlayan olayların sebebi biraz zayıf bir dille anlatılmış, “kötü yola düşmek” kavramının içi boş bırakılmış. Bir manzarayı ve yolu en ince detayına kadar tasvir eden yazar kahramanın katil olma sebebini çok güçlü yansıtamamış düşüncesindeyim. Aşağıda “kurgu” bölümüne verdiğim düşük puan daha çok bu sebepten.

Sonuç olarak sadece 41 yıl yaşamış ve toplam yazdığı üç romanın ilkini 30 yaşında yazmış olan bir yazar için bu çapta bir eser son derece iyi bir başarı. Belki biraz daha genç bir yaşta okusam daha fazla etkilenir ve yorumlarken daha süslü cümleler kurabilirdim. Yine de “bir kere daha okunabilecek bir kitap” olduğunu da söyleyebilirim.