Kürk Mantolu Madonna kitap eleştirisi

Kürk Mantolu Madonna kitap eleştirisi

Türk edebiyatının tartışmasız en büyük isimlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin ömrü vefa etmediği için okuyabildiğimiz birkaç eserinden biri olan Kürk Mantolu Madonna kitabını bir buçuk yıl önce okumuştum ancak bloguma uzun süredir uğramadığım için bir eleştiri yazısı yazmadığımı fark ettim.

Öncelikle kitabın ismine baktığımız zaman popüler kültürün bir oyunu mu algıda seçicilik mi bilmem beynimiz bizi direkt dünyaca ünlü şarkıcı Madonna’ya götürüyor olabilir ama tabii ki alakası yok.

Zaten kitabın ana kahramanı Madonna değil gündelik hayatımızda herhangi bir yerde karşılaşabileceğimiz, biraz ezik, biraz silik, biraz da işine odaklanmış ve daha çok yıllanmış memur görünümlü sıradan bir insan; Raif efendi. Memur dediğime bakmayın Raif efendi memur da sayılmaz, daha çok bir katip, bir çevirmen.

Kitap daha çok ilk ağızdan anlatış şeklinde yazılmış. Olaylar Raif efendinin çalıştığı yere yeni atanan, bir müddet sonra Raif efendideki gizemi keşfedip peşine düşen bir kahramanın ağzından anlatılıyor. Daha henüz kitabın başında bu anlatım geçmiş zaman ile anlatılıyor. Yukarıda yazdığımız gibi alelade bir çalışan olan Raif efendi için anlatıcı da şu betimlemeyi yapıyor;

“Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?”

Bir şirketin “hımbıl” ve sık sık hastalanan bir çalışanı görüntüsü ile dikkate değmez bir insandan inanılmaz yaşanmışlıkları olan bir kişiye, ailede sevilmeyen sıradan bir babadan olağanüstü bir inceliğe sahip bir kişiye evrilen kahramanımızın bizi defalarca sorgulamalara, hayretlere düşürdüğü hikâyesine tanık oldukça bir müddet etrafınızdaki kişilerin yüzünü de süzmeye başlıyorsunuz.

Raif Efendi bir yerde artık “teslim olmuş” bir insan. Yaşadığı talihsizlikleri, acıları, haksızlıkları sineye çekip kabul ediyor. Evlenip çoluk çocuk sahibi oluyor ve bütün hayatını onlara bakmakla doldurmakla uğraşırken bile kendini sığıntı, işe yaramaz biri hissettiği halde yine de hayatın her koşuluna uyum sağlıyor. Oysa geçmişte sanata ilgisi ve hatta yeteneği olan bir insan, Avrupada eğitim gören, babasına isyan etmiş, rest çekmiş ve dünyalığı elinin tersi ile itmiş bir delikanlı.

Tabi yukarıda olayın baş kahramanı Madonna değil desek de Raif’i can evinden vuran bir Madonna tabii ki var; Maria Puder. Raif efendiye göre çok daha baskın, özgür ruhlu, hayatı yaşamayı seven bir karakter.

Kitap içeriği ile ilgili daha fazla bilgi vermek istemiyorum biraz da kitabın kurgusu ve Sabahattin Ali’nin lezzetli kalemine değinmek istiyorum; Sabahattin Ali yaşadığı hayal dünyasını o kadar muazzam bir şekilde bize aktarıyor ki o dünyaya adım attıktan bir süre sonra uzunca bir müddet o dünyadan ayrılamıyorsunuz. Yukarıda da zikrettiğim üzere bir müddet roman kahramanlarını çevrenizde arıyor ve hatta kendinizden parçalar bulduğunuz kitaba kendi hayatınızı da uyarlamaya çalışıyorsunuz. Mesela ben twitterda Heideggel kullanıcı adıyla ara ara kalbe dokunan anılarını yazan gizemli fenomeni Raif efendiye çok benzetirim.

Hani bazı besteler vardır duyar duymaz “bunu ondan başkası yazmış olamaz” der, tarzından, üslubundan ve melodisinden kimin eseri olduğunu hemen anlarız işte Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali’nin bir nevi mührü. Ömrü vefa etse muhakkak bize çok değerli eserler armağan edecek bu büyük yazarın bu ölümsüz eserini kesinlikle okumalısınız.

Enes Ali

Kaynaklar: https://www.fikriyat.com/galeri/edebiyat/kurk-mantolu-madonnadan-sarsici-25-alinti (Grafik alıntısı)
https://1000kitap.com/kitap/kurk-mantolu-madonna–147753

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ı

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ı

Buğday DVD kapağı
Buğday DVD kapağı

Tokyo film festivalinde Büyük ödül aldıktan sonra daha çok duyulan Semih Kaplanoğlu’nun “Grain” yani Buğday isimli filmini internetten sipariş ettiğim DVD sayesinde izleme şansı yakaladım. Sinemada salon bulamama ve yaygınlaşamama şikayetleri ile de gündem olduğu için ben DVD alıp izlemekte buldum çareyi. Eminim bu film için sinema çok daha iyi bir ortam olurdu. Ben ikinci izlememin sinemada olmasını isterim.

Senaryosunu eşi Leyla İpekçi ile birlikte yazan Semih Kaplanoğlu’nun şahsı etrafında koparılan lehte ve aleyhte tüm eleştirilere kulak tıkayıp filmi öyle izlemenizi tavsiye ederim. Ben de filmi basında yer aldığı şeklinin etkisinde kalarak değil bir Semih Kaplanoğlu filmi olarak ve herhangi bir önyargı yahut beklenti içinde olmadan izledim. Bu türe ne diyorlar bilmiyorum ama konusu bakımından “distopik bilim kurgu” yani gelecekte oluşabilecek olumsuzluklara maruz kalan toplumları konu alan bir film olduğunu yorumlardan öğrendim. Evet “distopya”yı da yeni öğrendim.

Filmin başlangıcı bana biraz karışık geldi ve ilkin sahnelere çok da yoğunlaşamadım. Film ilerledikçe kendimi bir anda hikâyenin içinde buldum. Her şeyden önce filmin kamera açıları, çekim kalitesi, ses kalitesi olağanüstü başarılı. Film İngilizce çekilmiş, Türkçe dublaj veya İngilizce – Türkçe altyazılı seçenekleri DVD’de yer almış.

Filmin geçtiği zaman dilimi net ifade edilmiyor olsa da bizden yarım asır yahut daha az bir süre sonrasında geçtiği hissine kapıldım. Kullanılan teknoloji çok da uzak bir zaman dilimine işaret etmiyor olsa da kullanılan arabanın bizden çeyrek asır kadar öncesine ait olması da ayrı bir işaret.

İnsanın kendi eli ile hazırlamış olduğu felaketten çıkma telaşı içindeki bir şirketin en başarılı genetikçisi olan Erol’un yeni buğday tohumları için başladığı yolculuğu bana insanlığın ana rahminden sonraki yolculuğunu anımsattı. Başlangıcı tehlikeli ve devamı daha tehlikeli bir yolculuk…

Buğday bilim kurgu tarzında hayata geçirilen, asıl amacı tasavvufi bir gerçeğe; kıyamete ve ölüme işaret eden bir amaç taşıyor. En nihayetinde insanın öleceğini, bir gün tüm kaynakların tükeneceğini, cüzi iradenin bir zaman sonra çaresiz kalacağını, arayışların fayda etmeyeceğini tefekkür ettiren bir gerçekliğin hikâyesi.

Filmde içinden çıkamadığım ve nedenini bir türlü bulamadığım bir çok sahne var. Bir kere daha izleyip yine üzerinde düşüneceğim ama genelini ele aldığım zaman beni derin düşüncelere sevk ettiği için olsa gerek filmi çok beğendim. Bu yazıyı filmi izledikten bir müddet sonra kaleme alıyorum zira ilk etki ile yazılan yorumları sevmiyorum, bence düşüncelerin de bir terbiyeye yatırılma zamanı olmalı.

Spoyler vermeme telaşı ile film hakkındaki düşüncemi tam anlatabidim mi bilmiyorum ama kısacası buradan bir DVD sipariş ederek izlemenizi tavsiye ederim. Benim kıt sinema bilgim bana ancak bu kadar yorum yaptırdı.

Bu dünyadan bir Dalida geçti

Bu dünyadan bir Dalida geçti

Dalida 1933-1987

Hani müzik zevki karışık yazan kişiler var ya işte onlardan biri olarak bazen opera bazen pop ve bazen arabesk şarkılar dinleyen, etnik müziğe aşık, Farsça, Arapça, Azerice söylenen müziklere aşırı ilgili biriyim, kısacası kulağıma hoş gelen her tür müziği dinlerim, müziğin evrenselliğinin canlı şahidiyim.

İşte bu düşünce ile ilkin arabada dinlediğim yavaş şarkılar çalan bir radyodan duydum Dalida’nın sesini. Fransızca şarkı seven biri olarak dikkatimi çok çabuk çekti. Tabi ilk dinlerken kimdir nedir bilmiyordum. Şarkının “my love in Portofino” kısmını aklımda tutup ilk fırsatta kim olduğunu ve diğer şarkılarını öğrendim Dalida’nın. Şuan bu yazıyı yazarken de yine Dalida dinliyorum. Dalida’nın kim olduğunu burada sizinle uzun uzadıya paylaşmayacağım ama oldukça dramatik bir şekilde pek erken ayrılmış aramızdan. Toprağı bol olsun!

Aşağıda birkaç şarkısını sizlerle paylaşacağım Dalida’yı tanımanızı isterim. Ekşi sözlükte hakkında söylenen “Fransızların Ajda Pekkan’ı” tanımına katılmakla birlikte Ajda Pekkan’ın bizim Dalida’mız olduğu yorumu bence daha gerçekçi olurdu.

Biliyorum şarkıları dinler dinlemez sizde hemen müziğin tanıdık geldiğini düşüneceksiniz; evet haklısınız bir çok şarkısı bizim dilimize çevrilmiş bir isim Dalida. Benim tabii ki favorim “I found my love in Portofino” şarkısı ama ben bütün şarkılarını çok sevdim.

Daha fazlası için

Kilo Verme Günlüğü

Kilo Verme Günlüğü

Geçen hafta kilo vermek adına epey verimli bir hafta geçirmiş (detaylar burada) ve nihayet yavaş yavaş sonuçlarını da almaya başlamıştım. Bu yazıyı yine uyuşukluğa düşüp her şeyden vazgeçmeyeyim diye yazıyorum. Bu sayfayı fırsat buldukça kilo verme yolunda, günlük yaptıklarımı yazarak dolduracağım.

25 Aralık 2017 Pazartesi:

Güne kısa ama tempolu bir yürüyüşle başladım. Yine her zamanki gibi arabayı yaklaşık 1 km uzağa park edip oradan da ters yöne doğru yürümeye başladım. Yürüyüş için resmen bahane arıyorum.

Kahvaltı: Ofiste 2 tane yumurta haşladım ve ekmeksiz olarak sadece bunları yedim.
– Kahvaltı ve öğle arası 2 fincan yeşil çay içtim.
Öğle Yemeği: Saat 15:00 gibi yarım ekmek arasına tavuk kavurma yedim. (Yaklaşık 350 kl)
Akşam Yemeği: Aslında yemeyecektim ama yürüyüşten sonra çok fazla acıkıp dolaba dalmamak için 3 sıkım çiğ köfteli bir dürüm yedim.
– Akşam bir bardak ılık suya çeyrek limon sıkıp suyunu içtim ayrıca iki fincan yeşil çay içtim.

Ve Yürüyüş;

 Akıllı telefonda adım sayılarını tuttuğum günlerin içinde 15 Temmuz darbe girişimi ve ertesindeki spor dışı yürüyüşler dışında 25 aralık en fazla adım attığım gün oldu. Dün ki sporumu önce hafif sonra hızlı tempoda son olarak da azıcık koşu ile tamamladım.

26 Aralık 2017 Salı:

Yine güne küçük bir yürüyüş ile başladım. Yaklaşık 1 km’lik yürüyüşün ardından işe geldim.
Kahvaltı: 2 adet orta boy haşlanmış yumurta, iki dilim kepekli ekmek, bir bardak süt
Öğle Yemeği: 5-6 adet çubuk kraker atıştırdım.
Akşam Yemeği: Saat 17:00 gibi iki parça ıgara tavuk, iki adet kasap köfte ve üç parça ince lavaş ekmeği yedim.
— Akşamdan sonra 1 kivinin yarısından biraz fazlasını, 1 portakal, 1 salatalık yedim.

Yürüyüş: 26 Aralık yürüyüş hedefimin tam olarak tutturulduğu gün oldu. 15 binden fazla adım attığım görünüyor ancak bu gibi programlarda benim dikkat ettiğim tempolu yürüyüş mesafesi o da 10 km ile hedefe vardığım görünüyor. Bundan sonraki günlerde 15 bin adım yahut 10 km tempolu yürüyüş mesafesini tutturmaya yönelik çalışacağım.

Bugün 29 Aralık son 2 gün ve bugünün kahvaltısı dahil öğünlerim yaklaşık aynı gidiyor ve kalori hesabı tuttuğum S Health uygulamasında neredeyse her gün 1200 ila 1500 arası kalori aldığım görünüyor. Buna karşılık günde ortalama 1000 kalori yakacak kadar tempolu yürüyüş ve egzersiz yapıyorum. Bazen her gün buraya gelip detay veremiyorum ama ara ara öğünlerimi yine buradan, son kilomu ise Yeni Bir yaşam biçimi olarak Yürüyüş yazımdan paylaşacağım.

1 Ocak 2018 Pazartesi:

Geçtiğimiz hafta sağlıklı yaşam ve tabii ki fazla kilolardan kurtulma adına etkinliğimi aynen devam ettirdim. Bir taraftan beslenme alışkanlığımı bütünüyle değiştirip diğer taraftan hafif egzersiz ve tempolu yürüyüşlerimi de aynen sürdürdüm.

 

Yukarıdaki grafiklerden de anlaşılacağı üzere günlük ortalama 15 bin adım attığım görülüyor ancak kullanmış olduğum uygulamanın hata payını da düşürerek ve monoton aktiviteyi de hesap ederek günlük ortalama 10 bin adımlık bir tempolu yürüyüş hesap ettim. Bu günlük ortalama 750 kalori ekstra yaktığım anlamına gelir.

Programda daha farklı görünüyor ancak bilimsel verilere göre 10.000 bin adımlık tempolu yürüyüş, yapılan yerin eğimine göre farklılık gösterse de ortalama 750 kalori etmektedir.

8 Ocak 2018 Pazartesi:

1-8 Ocak haftası önceki haftaya göre daha etkin ve hareketli geçti. Bu haftada kilo verme hızı doğal olarak ve beklediğim gibi yavaşladı. Detay ve grafikleri müsait bir zamanda paylaşacağım.

Yeni bir yaşam biçimi olarak; Yürüyüş

Yeni bir yaşam biçimi olarak; Yürüyüş

Değerli okuyucu uzun bir sürenin ardından kişisel bir yazıyı ilk defa kaleme alacağım sanırım. Bendeniz halihazırda 100 kilonun üzerinde ve evet kabullenmek istemesem de vücut kitle indeksine bakılırsa obez adayı bir bireyim. Her kilolu bireyin aklının bir köşesinde her zaman kilo verme isteği vardır ama bu isteği her zaman bahanelerimiz örter. Ortalamanın üzerinde bir kiloda olmak her zaman bir problem olarak karşımıza çıksa da yine aynı bahaneler bir şekilde bizleri kontrolü altında alır. Oysa kilolu bir birey olarak günün ilk dakikalarından son dakikalarına kadar sürekli bir zorluk ile karşılaşırız. Deyim yerindeyse sadece uyurken durumumuzun vahameti ile mutsuz olmayız.

Bu akşam bu yazıyı yazarken 4 yaşındaki kızımın yatan ve kocaman göbekli bir adam çizerek “bu da babamın kocaman karnı” demiş.

Lafı çok uzatmadan yukarıdaki bilincin sonucunda bürünmüş olduğum yeni kimlik ile ilgili sizinle bazı paylaşımlarda bulunacağım. Dediğim gibi kilo verme dürtüsü her zaman var olsa da harekete geçmek, bir şeyler yapmak için tam motivasyon şart. İki hafta önce yaklaşık yirmi yıldır görmediğim yatılı okuldan bir arkadaşımla buluştuk ve beni görür görmez “sen çok formda biriydin ne oldu sana böyle” dedi. Bu söz ilkin çok tesir etmedi ama birkaç gün hiç aklımdan gitmedi. Hakikaten 20’li yaşların ortalarına kadar oldukça formda sayılırdım. Bu şimşek çakışının ardından hemen bir karar vermem gerekiyordu ve kilo vermenin yollarını bu sefer bilimsel olarak denemeye karar verdim (ameliyata bile razıydım) okuduğum neredeyse tüm makaleler “yaşam tarzınızı değiştirmek ve alışkanlıklarınızdan vazgeçmekle başlayın” diyordu. Önce hayatımı tahlil ettim; çok ağır bir işte çalışmıyorum, yeterince boş vaktim var, değiştirebileceğim kötü alışkanlıklarım da illa ki var. 33 yaşında olmama rağmen hakikaten bir anda 50 yaşına merdiven dayamış klasik bir babaya dönüşüyordum ve mutlaka buna bir şekilde dur demem gerekiyordu. Ben de on gün kadar önce DUR! dedim…

Mesela neler yaptım söyleyeyim: Önce kiloma baktım 117 olmuştum oysa daha 3 hafta önce 115 civarındaydım. Gerçi yaklaşık 4 yıldır hep aynı kilolardayım yani 114 ila 118 arasında gidip geldim. Bir ara 120 oldum en çok düştüğüm de 112 oldu. Hayat tarzım hep aynıydı çok aşırı yemek yiyen biri değilim ama kan şekerimin düştüğü vakitler yani dengesiz beslenme sonucu kandaki insülinin çoğaldığı vakitler ise kendimden geçerek aşırı yemek yiyorum. Madde, madde neler yaptığımı yazmaya çalışayım;

  • İşe arabayla gitmek zorundaysam arabayı iş yerine yakın değil olabildiğince uzağa park ediyorum
  • Mümkün mertebe asansör kullanmıyorum merdivenleri tımanıyorum
  • Bazı işleri telefonda halletmek yerine bizzat yürüyüp kendim yapmaya çalışıyorum
  • Kafein tüketimim pek yok ama siyah çayı hayatımdan epey çıkardım. Yeşil çay ve bazen ılık suya sıkılmış yarım limon sıcak içecek ihtiyacımı gideriyor.
  • Evin içinde daha aktif olmaya çalışıyorum. Mutfaktan bir bardak suyu bile almaya üşendiğim çok oluyordu şimdi bu istekler benim için fazladan hareket bahanesi. (Oturma odasından mutfağa gidiş tam 30 adım bir de dönüş etti mi 60)
  • Ufak ofis egzersizlerine 10 gün önce başladım ve devam etmeye çalışıyorum.
  • En önemli gördüğüm konulardan biri de ekmek tüketimim; anadolu insanı ekmeği hep çok sever ben de severim ve akşam yemeklerinde 1 tam beyaz ekmeği bitirdiğim çok olurdu. Hatta yemekten çok ekmek yediğim de çok olurdu. İçerdiği liflerden dolayı tam buğday yahut kepek ekmeği yemeye devam ediyorum ancak bu en fazla 4 dilimle sınırlı. Beyaz ekmeğe ise tamamen veda ettim.
  • İkinci en önemli ve yeni yaşam tarzının en bariz göstergesi ise yürüyüş. Bu alışkanlığı ise 1 haftadır oturtmaya çalışıyorum ve çok şükür ki henüz fire verdiğim tek gün yok. Hatta çok yağışlı ve soğuk olan bir gün önce tembellik ettiğim halde hafif bir vicdan azabıyla o günü de boş geçmedim. Bu yazının başlığını bu en önemli yeni hayat tarzına ayırmamın sebepleri elbette var. Hakikaten yürümek hayatınızda olağanüstü bir değişikliğe yol açıyor. 3 kilometrekarelik bir alanda 4 adet yürüyüş parkuru olan bir mahallede oturduğum halde neden bugüne kadar hiç harekete geçmemişim merak ediyorum. İnsan yürüdüğü her gün doğayı, sokak hayvanlarını, yaşadığı yeri daha iyi benimsiyor. İnanın yürüyüş yapan bir insan sokak köpeklerine karşı daha merhametli olur, sokak kedilerini daha çok sever.

Bu yazının altında elde ettiğim sonuçları da sürekli yazmaya gayret edeceğim. Haftalık rapor halinde sizlerle paylaşacağım.

İşte ilk veriler;

9 Aralık 2017
Kilo: 116,8
Etkinlik: Hafif ofis egzersizi, ev içi daha fazla aktivite çabası, daha az yeme alışkanlığına giriş.

17 Aralık 2017
Kilo: 115,9
Etkinlik: Bir önceki haftayla aynı ek olarak son iki gün yürüyüş.

24 Aralık 2017
Kilo: 114,5
Etkinlik: Günlük en az 10 bin adım (her gün üzerine en az 100 adım ekleyerek bugünü 13000 adımla tamamladım) Yeme alışkanlığını değiştirme, beyaz ekmeğe veda.

31 Aralık 2017
Kilo: 112.1
Etkinlik: Etkinlik ve beslenme konusunda yeni bir konu açtım bundan sonra o konudan yine haftalık olarak etkinliklerimi paylaşacağım. Konuya gitmek için tıklayın>

7 Ocak 2018
Kilo: 111,3

23 Mayıs 2018
Kilo: 99,8
Etkinlik: Ramazan başlangıcına kadar yürüyüşlere devam.

Buraya epeydir uğrayamıyorum ama yürüyüşe devam ederek toplamda 17 kg azaldım. Deneyimlerimi daha sonra yeni bir yazı ile paylaşmayı düşünüyorum.

Ayla Film Yorumu

Ayla Film Yorumu

Vizyona girmeden önce Oscar adaylığı ile gündeme gelen Ayla filmini geçen hafta sinemada izledim. Adetim üzere bu çok konuşulan filme gitmeden önce filmin hikayesi konusunda biraz araştırma yapıp fikir sahibi olmuştum. Araştırma aşamasında TV’de denk geldiğim filmin çekim hikayesini anlatan belgeseli de çok faydalı oldu.

Spoyler vermeden film hakkında düşüncelerimi aktarayım;

Türkiye’den Güney Kore’ye giden bir Astsubay ile anne ve babasını savaşta kaybeden bir kız çocuğunun Kore’de yaşadıklarını anlatan filmin ana teması çok çarpıcı ve hikayesi müthiş. Hele hikayenin baş kahramanının savaş meydanında yetim kalmış bir çocuk olması filme zaten çok özel bir nitelik kazandırıyor.

Hikayesinin sağlamlığına rağmen gerçekliğe bağlı kalma kaygısından mıdır bilmem ama duygusal sahnelerde kurguda zayıflıklar olduğunu söyleyebilirim. Bazı sahnelerde tam hıçkıra hıçkıra ağlamak isterken birden o duygusallığın kesildiğini hissettim. Hani “duygu geçmedi” derler ya yer yer o hisse kapılabilirsiniz. Bu eksiklikle birlikte yeterince ağlayacağınızı garanti edebilirim.

Duygusal bir filmin güldüren sahneleri olmasını hep çok sevmişimdir. Bu filmde güldüren ve tebessüm ettiren çok sahne var.

Filmin efekt ve seslerini çok beğendim. Görüntü kalitesi, kamera açıları gayet iyi.

Oyuncu kadrosu için pek yoruma gerek yok ama bir paragraf açmak gerekirse, İsmail Hacıoğlu, Murat Yıldırım, Ali Atay yine harika oynamışlar. Filmin sonuna doğru görünmesine rağmen Çetin Tekindor oyunculuğu ile yine devleşiyor. Koreli oyuncuların hele minik Ayla’yı oynayan Kim Seol isimli küçük kızın oyunculuğuna bayılacaksınız. Kısacası oyunculuk konusunda çok iyi bir film olduğunu söyleyebilirim.

Film 125 dakikalık gayet uzun bir film. Bu süre hikaye için gerekli belki ama yine yukarıda da belirttiğim üzere daha iyi bir kurguda daha kısa bir sürede aktarılabilir miydi düşüncesi taşımıyor değilim.

Film gösterime girdiği ilk iki hafta 1 milyon 100 bine yakın biletli kişi tarafından izlenmiş. Gişede gayet başarılı bir açılış yapan Ayla’nın ikinci haftası da 500 bine yakın biletli seyirci ile iyi geçmiş.

Film hakkında kısa ve sıkmadan bilgi vermeye çalıştım. Hasılı kelam; sinema salonlarında film izleme tutkunuz varsa Ayla filmine gidip memnun bir şekilde salondan ayrılabilirsiniz.

Sosyal Medyadan İlginç Kareler

Sosyal Medyadan İlginç Kareler

Sosyal medyada gezindiğim sıralarda görüp de beğendiğim kareleri bu galeride topladım. Resimlerin orjinal boyutları için üzerine tıklayınız.

babaziz

Bab’Aziz – Bir yol hikayesi…

Bab’Aziz İtalyan senarist Tonino Guerra ve filmin yönetmenliğini de yapan Nacer Khemir tarafından yazılan, 2005 yapımı bir film. Bab’Aziz yaşı ilerlemiş ve gözleri görmeyen bir dervişin hikayesini anlatır. Baba Aziz, Sufilerin her otuz yılda bir düzenledikleri toplantının kimse tarafından bilinmeyen yerini aramaktadır. Bu arayışta Baba Aziz’in küçük torunu Ishtar ona yardımcı olmaktadır. Dedesini oldukça çok seven Ishtar toplantı yerini asla bulamayacaklarından ve dedesinin çok üzüleceğinden korkmaktadır. Çok sıcak ve kurak bir mevsimde çıkmış oldukları bu çöl yolculuğu boyunca birbirinden ilginç insanlarla karşılaşırlar. Dedenin torununa anlattığı hikayeler ile süslenen bu yorucu yolculuk boyunca izleyiciye müthiş hayat dersleri Ishtar üzerinden aktarılmaktadır. Yolculuk mutlu son ile biter ancak filmin mesajları devam edecektir.

Filmin anadili Farsça’dır ve müzikleri Marokko asıllı Fransız besteci Armand Amar tarafından yapılmış. Daha çok tematik türde çekilen filmin yönetmeni bir röportajda şöyle demiştir:

Bu film bir sorudan çıktı aslında:
babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız? Ben olmasam bile benim babam tam bir Müslümandı ve şu sıralar onun yüzüne (dinine) çamur çalınıyor durmadan. Ben bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye çalıştım. İslam’ın batı tarafından sunulan yüzünü değil, bilinmeyen, es geçilen ve unutturulan yüzünü göstermeye çalıştım.

Ve filmden unutulmaz bir replik:

“Hassan… Seni bekliyordum.” “Beni mi bekliyordun?” “Ölümüme şahit olman için.” “Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…” “Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: “Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan… Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun… “Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hassan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.”

Tanıtım/Yorum
Enes Ali

Bu tanıtım makalesini esasen başka bir site için hazırlamıştım. İnternette Bab’Aziz hakkında çok az Türkçe bilgi vardı. O site kapandığı için kaynak olması açısından buraya alıyorum.

Cemil Meriç’ten dayak yemek…

Cemil Meriç’ten dayak yemek…

Cemil Meriç’i bilir misiniz? Ben de geçen haftaya kadar bildiğimi zannedenlerden biriydim. Bizim ülkemizin makus talihi midir bilemem ama maalesef günümüzde bu topraklar hep bilmediğine hayran ve bilmediğine düşman yığınlarla dolu. Kendimden biliyorum.
Daha önce bana “Cemil Meriç kim?” diye sorulsa “şöyle iyi bir adam şöyle iyi bir yazar” diye atıp tutardım. Aslında lafın gelimi “iyi adam” diyorum zira çok da iyi bilmezdim Meriç’i ve maalesef internetten kişiyi tanımaya çalışmak da genellikle tehlikeli oluyor zira herkes kendi düşüncesine göre yorumlayıp sunuyor. Zaten bizim ülkemizde yorumsuz haber dahi yok.

Cemil Meriç kültür merkezi vardı sanırım Ümraniye’de gözüme çarpmıştı. Kötü adam olsaydı adı kültür merkezine verilir miydi? Ya başka isim bulamadılarsa? Saydım farklı illerde 5 caddeye ismi verilmiş,(daha fazla olduğuna eminim) İstanbul’da bir de Cemil Meriç mahallesi var. Adı verilen okul sayısı bir hayli fazla. Eminim hiçbiri Cemil Meriç yaşarken onun adıyla anılmamıştır; sonuçta ölü kahramanlar seven bir ülkeyiz.

Toparlayalım;

Geçen hafta Cemil Meriç’le tanışmak adına “Bu Ülke” kitabını aylardan sonra tekrar aldım elime. Daha önce okuma teşebbüsünde bulunmuş olsam da giriş kısmından öteye gidememiş ve asıl Cemil Meriç’in “Entelektüel Otobiyografi” de değil kitabın iç taraflarında olduğunu öğrenememiştim.

Kitabı okudukça sağlı sollu kroşelere maruz kalıyor gibi oldum zira devasa bir önyargı ile başladığım kitabı “çok cahilim keşke ölsem” psikolojisinde okumaya devam ediyordum. Okudukça yamuluyor, yamuldukça hayretler içerisinde irkiliyordum. Etkisinde kaldığım çok kitap oldu ancak hiçbiri Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sine yaptığım yolculuğa benzemiyor.
cmeric – bu ülkeÇok sağlam yumruklar yedim!

“Ee hani bu adam batı hayranıydı” diye başlıyor sorular. Yanlış mı anlamışım onca eleştiriyi diye düşünüp tekrar arama motorunda bir Cemil Meriç araması yapıyorum. Hayır efendim hiç de yanlış anlamamışım bal gibi de “batı hayranı” diyen de var “marksist artığı” diyen de! “Komünistti ama döndü” diyen de var “Müslüman komünistti” diyen de. İnsanları sınıflandırmaya pek hevesliymişiz bunu anladım. Baştan aşağı “öze dönüş” için çırpınan satırlardan “batı hayranlığı” çıkaran düşünce muhtemelen “bilmediğinin efendisi” konumundadır.
“Bu yaşa kadar onca kitap okudum” böbürlenmesinden sonra “okuduğum hiçbir kitaba böyle bakmadım” hayıflanmasına maruz kaldığım satırlarda okuduğum tüm kitaplarla ilgili yorumların yanı sıra okuduğumun belki bin katı kitap hakkında da merak sahibi oldum.

Cemil Meriç çözümcü değil bir kere sadece “tanıcı” bu kitapta. Hastalığın tanısını koyuyor ama tedavi etmiyor. Kansersin diyor ama ilaç adı vermiyor sadece “böyle yaşamaya devam edersen ölürsün” diye ima ediyor. “Geri dön” diyebiliyor ama hangi yoldan geri dönmene karışmıyor. “Din avrupa için afyondur ama bizim için şuurdur” diyor, “Kurtuluş şuurla başlar” diye ekliyor.

Burada size Cemil Meriç’i anlatmaya yahut okuduğum kitabın özetini çıkarmaya çalışmayacağım zira bunu yaparsam başta kızdığım “herkes kendine göre anlatıyor” durumuna düşerim. Kitabı okurken sosyal medyaya şöyle bir mesaj yazmışım; “Bu aradığım kitap değil; beni arayan kitap! Bırak seni de sana tanıtsın… Ölmek isteyeceksin!”

Cemil Meriç’in şahsını boş verin! İnsanlar ölümlüdür eserler kalıcıdır. Okuyun demiyorum “Bu Ülke” yi görmenizi şiddetle tavsiye ediyorum! “Bakın” demiyorum; “görün!”

Enes Ali
Kasım 2015

Dino Merlin; Esaslı adam!

Dino Merlin; Esaslı adam!

Aslında Dino Merlin’e dair çok fazla süslü cümleler kurmak gereksiz. Çünkü fazla süslü kelimeler paslanmış, eskimiş, küllenmiş kişileri cilalamaya yarar; altındaki madenin çürüklüğüne bakılmaksızın aldanırız o cilalamalara.

Dino Merlin için balkanların “savaş karşıtı” büyük sesi desek ve bir destan gibi dillerde dolaşan “Dino Merlin şarkı söylemeye başlayınca silahlar susar, şarkı söylediği yere barış getirir” sözünü eklesek yeterde artar bile bana kalırsa.

Hakkında internetten yeterince bilgi toplayabileceğiniz bu müstesna sanatçının genellikle albüm kayıtlarını İstanbul’da yaptığını bilmek enteresan gelebilir belki ama o zaten bizden biri. Öyle ki “börek(burek)” isminde şarkı yapıp nakaratını Türkçe yazacak kadar bizden! Zaten şarkılarını dinledikçe bizim geleneksel enstumanlarımızın tınısına yakından şahitlik edeceksiniz.

Sözü uzatmadan iki şarkısı ile sizleri baş başa bırakıyorum ama tavsiye etmeden de durmuyorum; Bu sesi takip edin! Hele ki bir silah-savaş karşıtı iseniz!